Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta Gerçekleşen Okul Saldırılarını Nasıl Okumalıyız?

Şanlıurfa’nın Siverek ve Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçelerinde yalnızca bir gün arayla meydana gelen ve Türkiye’yi derin bir sarsıntıya uğratan okul saldırıları, rutin bir asayiş bülteni haberi olarak okunamayacak kadar ağır bir kırılmayı işaret ediyor. Önce Şanlıurfa’da eski bir öğrencinin pompalı tüfekle yarattığı dehşet, ardından Kahramanmaraş’ta henüz 8. sınıfa giden bir çocuğun çantasında beş silah ve yedi şarjörle okul koridorlarını kana bulaması, sıradan bir bireysel cinnet vakası değildir. Bu yaşananlar, Türkiye’nin eğitim sisteminde bir “sıfır gün” (zero-day) eşiğine geldiğimizin en acı ve en net ilanıdır.

Siber güvenlik literatüründe sıfır gün, sistemin yaratıcılarının dahi öngöremediği, kodlarında hiçbir savunma mekanizması bulunmayan ve eski kuralların tamamen çöktüğü o hazırlıksız yakalanma anını ifade eder. MEB’in kopya çeken, dersten kaçan veya en fazla okul bahçesinde yumruklaşan öğrencilere göre kurgulanmış o hantal, arkaik disiplin mekanizması; bugün çantasında cephanelikle derse giren bir ortaokul öğrencisi karşısında tam anlamıyla iflas etmiştir. Eski ezberler, kınama cezaları ve yüzeysel rehberlik anlayışı dünden itibaren geçerliliğini yitirmiştir. Ancak sorunun çözümü, haber bültenlerinin tık avcılığı yapan dramatik dillerinde veya yetkililerin günü kurtaran ezberlerinde değil; bu şiddet sarmalını yaratan sosyolojik, psikolojik ve kurumsal enkazın cesaretle masaya yatırılmasından geçmektedir.

Piksellerin Arkasına Saklanmak ve Çocukların Dünyasını Okuyamamak

Bu tür toplumsal şokların ardından devlet aklının ve toplumun ilk refleksi, faturayı hemen en kolay hedefe, yani şiddet içerikli bilgisayar oyunlarına, dijital platformlardaki dizilere veya sosyal medyaya kesmektir. Olayın sıcaklığıyla kendini açıklama yapma sorumluluğunda hisseden yetkililerin ve haber yorumcularının ilk sığındığı liman burasıdır. Zira suçu sanal dünyaya atmak, mekanizmanın asıl sahipleri için en konforlu kaçış yoludur. Oysa milyonlarca genç aynı oyunları oynuyor, aynı dizileri tüketiyor. Çoğunluk bu kurgusal şiddeti ekranı kapattığında orada bırakırken, bazıları neden bunu gerçek hayata, üstelik kendi okuluna taşıyor?

Sorunun cevabını makro düzeyde aramak, örneğin 13-14 yaşındaki bir çocuğun şiddet eğilimini ekonomik krizle, işsizlikle veya geleceksizlikle açıklamak da bir o kadar ezbere ve altı boş bir yaklaşımdır. 8. sınıf düzeyindeki bir çocuğun zihin dünyası makro-siyaset olayları veya ülke ekonomisiyle meşgul değildir, olmamalıdır da. Onların dünyası, kendi yaşam alanları olan okul koridorları, akran onayı, LGS gibi sınavların yarattığı devasa ailevi baskı ve en önemlisi aidiyet krizidir.

Bir çocuğu eline silah almaya ve sınıf arkadaşlarına ateş etmeye iten şey pikseller değil; akranları arasında var olamama, acımasız bir zorbalığa uğrama ve kendini hiçbir şekilde ifade edememenin yarattığı o karanlık, sessiz öfkedir. O yaşta bir çocuk için okul ortamında dışlanmak veya alay konusu olmak, dünyanın sonu ile eşdeğerdir, çünkü onun yaşam alanı bu mikro-dünyadır. Sanal dünyadaki hastalıklı alt kültürler (şiddet öven kapalı gruplar, incel toplulukları), bu dışlanmışlığın yarattığı öfkeyi sadece nasıl gösterişli bir intikama dönüştüreceklerinin katalizörü olur. O çocuğun gözünde silah, hissettiği o ezikliğini bir anda saygıya, güce ve korkuya dönüştürecek sihirli bir değnek yanılsaması yaratır. Sistemin asıl çöküşü, bu yanılsamayı o çocuğun zihninden söküp atamamasıdır.

“Gentle Parenting” Paradoksu

Okuldaki bu şiddet eğiliminin kökleri elbette ilk sosyalizasyon alanı olan ailede atılmaktadır. Ancak günümüzde aile kurumu, iki tehlikeli uç arasında şiddetle savruluyor: Bir yanda çocuğu dijital ekranlara terk eden bir ilgisizlik, diğer yanda ise psikolojiyi tamamen yanlış yorumlayan sınır tanımaz bir aşırı ilgi modeli.

Özellikle son yıllarda popülerleşen “pozitif ebeveynlik” (gentle parenting) kavramı, birçok aile tarafından çocuğa hiçbir sınır koymamak, her istediğini yapmak ve asla hayır dememek şeklinde çarpıtılmış durumdadır. Aileler, disiplin ve sınır koymayı çocukta travma yaratmak zannediyor. Daha da vahimi, çocuğunun okulda uyumsuzluk gösterdiği, öfke patlamaları yaşadığı veya zorbalık yaptığı durumlarda aileler durumu kabullenmeyi reddediyor. “Çocuğumu çok seviyorum, onu bir psikiyatriste veya pedagogla görüştüremem” diyerek, profesyonel yardım almayı kendi ebeveynliklerine sürülmüş bir leke veya çocuklarına yapıştırılacak bir hastalık yaftası olarak görüyorlar.

İşte tam bu noktada ölümcül olabilecek bir paradoks ortaya çıkıyor: Aile, çocuğu sözde çok sevdiği için onu rehabilite etmekten, yüzleştirmekten kaçınıyor. Evde hiçbir kural tanımayan, her krizi daha çok kriz yaratarak çözen ve sınır bilmeyen bu çocuklar, toplum içine, yani okula girdiklerinde karşılaştıkları ilk engelde veya reddedilişte yıkıcı bir öfke patlaması yaşıyorlar. Çocuğunu rehabilite etmekten kaçınmayı koşulsuz sevgi sanan bu ebeveynlik modeli, aslında kendi elleriyle empati yoksunu, kriz yönetemeyen ve sorunları şiddetle çözmeye yatkın bireyler yaratıyor. Elbette çözüm geleneksel şiddet, baskı veya okulda/evde dayak gibi ilkel yöntemlere dönmek değildir. Çözüm, sevginin sınır ve kuralla çelişmediğini anlayan bilinçli bir ebeveynlik inşa etmektir.

Rehberlik Servisleri Nerede?

Bütün bu ailevi ve kişisel krizler okula taşındığında, sistemin en büyük güvenlik ağının olması gereken Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik (PDR) servislerinin neden tamamen işlevsiz kaldığı sorusu, bu saldırıların en can alıcı noktasıdır. Açıkça sormak zorundayız: Okullardaki rehberlik servisleri ne işe yaramaktadır?

Bir rehberlik öğretmeni yalnızca öğrencilerin devamsızlık günlerini sayan, üniversite sınavı veya LGS netlerini hesaplayan ya da sadece odasına gelen sorunsuz çocuklarla test çözen bir memur olamaz. PDR servislerinin asıl varlık amacı, sistem içindeki “patlamaya hazır bombaları” tespit etmek, akran zorbalığına uğrayan çocukları korumak ve potansiyel krizleri bir eyleme dönüşmeden önce sezebilmektir. PDR ofisi; başvurulan, kapısı çalınan bir oda olmaktan daha çok, dinamik bir şekilde gözlemleyen ve davet eden bir oda olmalıdır.

Kahramanmaraş’taki 8. sınıf öğrencisi çantasındaki silahlarla okula girmeden önceki aylar boyunca, onun zihnindeki o karanlık dönüşümü, içine kapanıklığını veya gösterdiği minör şiddet eğilimlerini fark edecek bir erken uyarı sistemi okullarda çalışmıyorsa, o sistemin varlığı israftır. Elbette burada suç sadece bireysel olarak öğretmenlerin değildir. MEB’in Rehberlik ve Psikolojik Danışma Hizmetleri Yönetmeliği’nin Yedinci Bölümü altında çizdiği iş tanımlarının muğlaklığı, okullardaki öğrenci sayısının fazlalığı karşısında PDR kadrolarının yetersizliği ve öğretmenlerin liyakatten çok bürokratik işlere boğulması, sorunlu çocukların sistem içinde görünmez kalmasına neden olmaktadır. Ek olarak, ilgili mevzuat rehberlik öğretmenlerine öğrencinin psikolojisinden ziyade başarısını arttırmaya yönelik sorumluluklar ve yetkiler yüklüyor. Güncel durumda mesleğin adının ‘rehberlik öğretmeni’ yerine ‘akademik koç’ veya ‘net hesaplama uzmanı’ olarak değişmesi daha yerinde olacaktır. Eğer bir okulun psikolojik danışmanı, çocuğun zihnindeki karanlığı olay anına kadar fark edemiyor ve önlem alamıyorsa, o kurum bir eğitim yuvası değil, tesadüfen hayatta kalınan bir binadır. 

Saldırıyla bağdaştırılabilecek bir görsel.

Siyasetin Sorumluluğu

Her toplumsal krizde olduğu gibi, İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlıklarının bu trajedilere verdiği ilk tepki yine güvenlik bürokrasisinin ezberlerine sığınmak oldu. İçişleri Bakanlığı’nda düzenlenen Okul Güvenliği Toplantısı’nın ardından açıklanan asayiş odaklı kararlar, okulları birer asayiş şubesine çevirerek asıl yapısal çöküşün üzerini örtmektedir. Devletin bu refleksi, köklü ve pedagojik bir çözüm üretmekten ziyade, kamuoyuna sadece “devlet işini yapıyor” illüzyonunu satmaktan ibarettir.

Bu güvenlikçi bakış açısının temelindeki en büyük yanılgı, tehdidin doğasını yanlış okumaktır. Sadece fiziki önlemlere odaklanıp okul kapılarına emniyet gücü yığmayı yegâne çözüm olarak sunmak sahadaki gerçeklikle örtüşmüyor; zira karşımızdaki tehlike dışarıdan sızmaya çalışan bir organize suç örgütü veya terör unsuru değildir. Tehlike, o üniformayı giyen, o sırada sırasında oturan, teneffüste bahçede koşan çocuğun ta kendisidir. Evindeki ruhsatlı ya da ruhsatsız silaha kolayca erişebilen (ki Kahramanmaraş örneğinde eski bir kolluk görevlisinin silahlarının korunaksızlığı söz konusudur), zihni çoktan silahlanmış bir çocuğu kapıdaki personel veya bir metal dedektörü durduramaz. Siyaset kurumunun ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın temel sorumluluğu, okulların etrafına fiziksel duvarlar örmek değil; o çocuğun tetiği çekecek raddeye gelmesini engelleyecek pedagojik, psikolojik ve sosyal altyapıyı kurmaktır.

Okul güvenliği, sadece kameralarla sağlanacak apolitik bir konu değildir. MEB, müfredat değiştirmekle, yeni okul inşa etmekle övündüğü kadar; okul iklimini onarmakla, PDR devrimini yapmakla ve akran zorbalığını yasal bir suç çerçevesinde ele alan yönetmelikler çıkarmakla yükümlüdür. Bu siyaset üstü değil, tam da siyasetin ve devletin varoluşsal sorumluluk alanıdır.

Gündem Soğuduğunda Ne Olacak?

Bu kanlı hafta, Türkiye için acı bir uyanış olmalıdır. Ancak hepimizin bildiği o acı gerçek şudur: Birkaç hafta sonra bu iki trajedinin ateşi düşecek, haber kanalları siyasetin rutin suni gündemlerine dönecek, sosyal medyadaki hashtag’ler sönecek. Eğer gündem soğuduğunda biz okullardaki bu yapısal çürümeyi konuşmayı bırakırsak, atılması gereken uzun vadeli adımlar bir kez daha rafa kalkacaktır.

Yıllar içinde bozulan, denetimden uzaklaşan ve salt sınav başarısına odaklanan bu hantal eğitim yapısı, bir gecede çıkacak genelgelerle veya okul kapısına dikilecek polis memurlarıyla düzelmeyecektir. Ailelerin sürece bilinçli ve sorumlu paydaşlar olarak dahil edildiği, PDR sisteminin ise pasif bir memuriyet olmaktan çıkarılıp baştan aşağı revize edilerek yetkilendirildiği, sürece yayılan köklü bir reforma ihtiyacımız var.

Unutulmamalıdır ki silahların patladığı yer okullar olsa da o tetiği çeken mekanizma, sorumluluk almaktan kaçan bürokrasinin, ebeveynlik görevini yapamayan ailelerin ve pedagojik iflasın ortak üretimidir. Eğer bu olaylardan ders çıkarıp temelden bir onarım başlatmazsak, sıradanlaştırdığımız bu dehşet münferit kalmayacak; okul koridorlarındaki kan, sistemin olağan bir rutini haline gelecektir.

Kaynakça

“İçişleri Bakanlığında ‘Okul Güvenliği’ Toplantısı Yapıldı.” Anadolu Ajansı, 16 Nisan 2026, https://www.aa.com.tr/tr/gundem/icisleri-bakanliginda-okul-guvenligi-toplantisi-yapildi/3907410. Erişim Tarihi: 16 Nisan 2026.

“Kahramanmaraş’ta Okulda Silahlı Saldırı.” Anadolu Ajansı, 15 Nisan 2026, https://www.aa.com.tr/tr/gundem/kahramanmarasta-okulda-silahli-saldiri/3906448. Erişim Tarihi: 16 Nisan 2026.

“Millî Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Rehberlik ve Psikolojik Danışma Hizmetleri Yönetmeliği.” Mevzuat Bilgi Sistemi, T.C. Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanlığı, 14 Ağustos 2020, www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=34760&MevzuatTur=7&MevzuatTertip=5. Erişim Tarihi: 16 Nisan 2026.

Leave a Reply