İsrail Neden Vazgeçemiyor?

İsrail hakkında hakkındaki fikirlerimizin çoğu, İsrail’i anlamanın önünü tıkıyor. Türkiye’de bu ülke genellikle ahlak, din ya da ideoloji üzerinden tartışılıyor. Kimileri tüm toplumu şeytanlaştırıyor, kimileri insani duyarlılık adına olan bitene bakmamayı seçiyor. Lakin iki indirgemeci tavır da aynı körlüğü üretiyor: biri nefretle, diğeri vicdanla gerçeğin üstüne perde çekiyor Bu körlük, aslında bir konfor alanı. Karmaşık olanı anlamak yerine, kolay bir öfke ya da kolay bir merhamet seçiyoruz. İsrail’i “acımasız bir güç” ya da “trajedinin mağduru” olarak görmek, onun içindeki çelişkiyi, yani gücün korkudan doğduğunu fark etmeyi imkânsızlaştırıyor.

Oysa İsrail’in bugününe bakınca, ideolojiden çok psikolojiyle karşı karşıya geliniyor. Yani devlet refleksiyle bireysel hafızanın, korkuyla kimliğin iç içe geçtiği bir yapı. İşgali anlamak için ne romantik bir empatiye ne de ahlaki öfkeye ihtiyaç var; yalnızca, bir toplumun binlerce yıllık tedirginlik zincirini çözümlemeye ihtiyaç var.

Vaad Edilen Topraktan Nakba’ya

Bu zincirin halkası kutsal bir vaad ile başlar. “Vaad edilen topraklar” inancı, başlangıçta yalnızca ilahi bir vaat değil, sürgünlerle biçimlenmiş bir hayatta kalma bilinciydi. Her yıkım, bir gün geri dönüleceği umuduyla hafızaya kazındı. Bu yüzden “toprak” kavramı İsrail tarihinde maddi bir mülkiyetten çok, ontolojik güvenlik anlamına gelir. Kaybedilen toprak, sadece bir mekân değil, varlığın teminatıdır.

Bugün hâlâ bu hafıza diri. Çünkü İsrail, güvenliğini sağlamaya değil, güvende olamama hissini sürdürmeye alıştı. Travma, politikaya dönüştü; vaad edilen toprak artık Tanrı’nın değil, korkunun vaadi. Bu noktada Daniel Gordis’in fikirleri işe yarıyor. Çünkü Gordis, İsrail’in davranışlarını mazur göstermeye değil, onların arkasındaki zihin düzenini tarif etmeye çalışıyor. Onu dinlerken bir halkın kendini nasıl rasyonelleştirdiğini, nasıl sürekli savunmada kalırken aynı zamanda haklı olduğuna ikna olduğunu görebiliyoruz..

1948’deki Nakba (Araplar için “Büyük Felaket”, İsrail için “Bağımsızlık”) bu kadim belleğin modern biçimidir. İsrail doğarken Filistin sürgün edildi; biri kurtuluş, diğeri kayıp yaşadı. Ama tarihsel olarak iki olay da aynı travmanın iki yüzüdür: “yerinden edilme korkusu.” Nakba, İsrail’in kuruluşunu mümkün kıldı ama aynı zamanda onun sonsuz tedirginliğini de başlattı. O günden beri İsrail’in sınırları haritada değil, hafızada çiziliyor.

Travmanın Siyasete Dönüşmesi

Daniel Gordis’i farklı kılan İsrail’in siyasal kararlarını açıklarken genellikle ideolojiyi hafıza ve duyguları irdelemesidir. Ona göre İsrail toplumu “tehlikeyi tarihsel bir refleks olarak” algılar; yani tehditler geçici değil, kalıtsaldır. Bu yüzden güvenlik, sadece hükümet politikası değildir. Aynı zamanda ulusal kimliğin bir parçasıdır. Gordis bir konuşmasında şunu söyler: “İsrail’in güvenliği, askeri bir mesele değil; halkın hayatta kalmaya dair ortak hafızasının sonucudur.” Yani korku olarak bir duygu kurumsal bir halde var olmaktadır. Toplum korkuyu ortadan kaldırılması gereken bir duygu değil, hatırlanması gereken bir bilgi olarak görür. Geçmiş travmaların unutulmaması, gelecekteki varoluşun teminatı sayılır.

Bu bakışın siyasal karşılığı nettir: İsrail devleti tehditleri yönetmek yerine, onların varlığını daimi kılar. Sınırda savaş olmasa bile, “güvenlik endişesi” sürekli canlı tutulur. Bu durum, dışarıdan bir “paranoya” gibi görünse de Gordis için toplumsal dayanıklılığın temelidir. Toplum, bu kaygı sayesinde diri kalır; korkunun yokluğu, dağılmanın habercisidir. Bu aktarımın derinliği nüfus verilerinde dahi görülebilir. İsrail, savaş ve kriz döngülerine rağmen hâlâ OECD ülkeleri arasında en yüksek doğum oranına sahip. 2024 verilerine göre Yahudi nüfusun doğurganlık oranı 3’ün üzerindedir; yani Avrupa ortalamasının neredeyse iki katı. İşte bu yüzden Gordis, İsrail’in yalnızca “politik bir proje” olarak anlaşılamayacağını savunur. Ona göre devlet, bir fikrin değil, bir duygunun kurumsallaşmış biçimidir. Ve o duygu yani güvende olamama hissi İsrail’in iç ve dış siyasetini birlikte belirler.

Görüldüğü gibi işgale buradan bakıldığında tablo değişir: Askerî kontrol, ideolojik yayılma değil, bellek temelli bir savunma eylemine dönüşür. İsrail’in eleştirilen sertliği, Gordis’in çerçevesinde bir “süreklilik pratiği”dir. Devlet, geçmişte başaramadığı güveni, bugünde “tam kontrol”le ikame etmeye çalışır.


Ahlaki Kusurluluk ve Sürekliliğin Bedeli

Daniel Gordis’e göre İsrail’in krizi politik değil, varoluşsaldır. Devlet, “doğru olmak” ile “var olmak” arasında sıkışmış durumdadır ve her defasında ikinciyi seçmek zorunda kalmıştır. Ama bu seçim bir hesap değil, tarihten kalma bir refleksin devamıdır. Yahudi halkının binlerce yıllık hafızası, kendisini sürekli tekrarlayan bir tehdit döngüsüyle biçimlenmiştir: sürgünler, pogromlar, imparatorlukların altında ezilme ve sonunda soykırım. Bu tarihsel süreksiz süreklilik İsrailin karakterine oldukça işlemiş haldedir. Her kayıp, bir sonraki varoluş hamlesinin gerekçesine dönüşmüştür. Bu nedenle İsrail’in kimliği, travmanın üstesinden gelmek değil, travmayla yaşamayı öğrenmek üzerine kuruludur. Gordis bunu açık biçimde söyler:

“Yahudiler yok edilmekten paranoyak oldukları için değil, bunun daha önce yaşanmış olmasından dolayı korkar.” (Israel from the Inside, 2024)

Bu cümle, İsrail’in derin psikolojisini özetler. Korku burada irrasyonel bir duygu değil, tarihsel bir bilgidir. Toplum, korkuyu bastırmak yerine diri tutar, çünkü unutmak, aynı felaketi yeniden davet etmekle eşdeğerdir. İşte bu yüzden, güvenlik politikası yalnızca askeri değil, kolektif belleğin korunması anlamına gelir. Bu bilinç, ahlaki açıdan ağır bir yük doğurur. Gordis’in metinlerinde “masumiyet” artık erişilmez bir kavramdır. Ona göre masumiyet, yüzyıllar önce kaybedilmiştir; bugün geriye kalan, yalnızca var olmanın sorumluluğudur. Bu, bir tür ahlaki yorgunluk hâlidir: sürekli savunma durumunun vicdanı törpülediği ama bilinci keskinleştirdiği bir ruh hâli. Bu yorgunluk, İsrail toplumunu hem korur hem sınırlar. Çünkü her kuşak, geçmişteki imhanın ağırlığını yeniden devralır. Her tehdit, sadece bugünün değil, tarihin yankısı olarak algılanır. Ve her savunma eylemi, biraz da “bir daha aynı hatayı yapmama” içgüdüsüyle meşrulaşır.

İsrail’in “ahlaki kusurluluğu” bu yüzden bir özür değil, sürekli teyakkuz hâlinin doğal uzantısıdır. Gordis’in gözünde İsrail, masum olmaya çalışan bir ülke değildir; masumiyetin bedelini tarih boyunca ödemiş bir toplumdur. Dolayısıyla mesele “iyi” ya da “kötü” olmak değil, devam etmekle vicdan arasındaki dengeyi kaybetmeden yaşamaktır.

Batı’nın Çifte Standardı ve Yanlış Anlaşılma Psikolojisi

İsrail’in dış dünyayla ilişkisi, neredeyse sürekli bir yanlış anlaşılma duygusuyla tanımlanır.

Batı onu ahlaki standartlara göre değerlendirir; İsrail ise bu standartların kendi varoluş koşullarını göz ardı ettiğine inanır. Daniel Gordis bu gerilimi sık sık gündeme getirir.

Gordis’in bakışında Batı, evrensel değerleri savunduğunu iddia ederken, İsrail’in güvenlik refleksini bu değerlerin dışında tutar. Yani Batı için İsrail’in gücü “ahlaki tehlike”, zayıflığı ise “vicdani rahatlama”dır. Bu durum, İsrail toplumunda kronik bir yalnızlık hissi üretir. Gordis’in yazılarında bu yalnızlık, suçlulukla birleşmez; aksine, bir tür kendine yeterlik bilincine dönüşür. İsrail, dünya tarafından anlaşılmadıkça kendi haklılığını içsel olarak yeniden kurar. Eleştirildikçe, varlığı daha fazla anlam kazanır. Bu mekanizma, dış baskının iç meşruiyete dönüşmesini sağlar.

Gordis bu konuda tipik bir savunma pozisyonundan ziyade, Batı’nın kendi ahlaki aynasına fazla bakmasından kaynaklanan bir körlükten söz eder. Batı, onun gözünde, İsrail’i yargılarken kendi tarihindeki şiddeti unutmaktadır: sömürgecilik, etnik temizlik, savaş suçları. Dolayısıyla İsrail’e yönelik eleştirilerde hissedilen “ikiyüzlülük”, İsrail’deki güvensizlik refleksini daha da derinleştirir. İsrail’in “ahlaki yorgunluğu”, işte bu dış baskıyla daha da ağırlaşır. Çünkü Batı’nın değer dili, İsrail’in korku diline tercüme edilemez. Bir taraf hak, hukuk ve insaniyet kavramlarıyla konuşur; diğer taraf tarih, güvenlik ve hafıza terimleriyle. Sonuç, karşılıklı sağırlıktır. Gordis’in ifadesiyle: 

“İsrail eleştirildiğinde duyduğu şey, dünyadan gelen bir uyarı değil,tarih boyunca tekrar eden bir sessizliktir.”

(Haaretz, 2015)

Bu, İsrail’in dünyayla konuşamamasının özetidir. Eleştiri, diyalog değil tehdit olarak algılanır;

onay ise geçici bir lütuf gibi. Bu yüzden, dış politikada olduğu kadar kültürel düzeyde de, İsrail kendini anlaşılmayan ama haklı bir ülke olarak konumlandırır. Gordis bu psikolojiyi savunmaz; sadece açık eder. İsrail, dünyanın sevgisine değil, yalnızca onun sessiz onayına ihtiyaç duymaktadır.

Tarihin Ağırlığı ve Anlamanın Gereği

İsrail’i anlamak, yalnızca bir devletin politikalarını değil, antik çağlardan bugüne uzanan bir kültürel direncin doğasını kavramaktır. Antik Mısır, Asur, Hitit, Roma… o çağlardan kim kaldı ki? Bir halk, binlerce yılın yıkımı ve sürgünleri arasından geçip hâlâ aynı dili, hafızayı ve inancı taşıyorsa, bu artık yalnız tarih değil, insan bilincinin olgusu hâline gelir.

Bu süreklilik mucize değil, bedel ödenerek korunmuş bir hafızadır. O hafıza, hem dünyanın en kalıcı kimliklerinden birini hem de en derin korkularını üretmiştir. Çünkü hayatta kalmak, aynı zamanda eşi görülmemiş bir nefretin de muhatabı olmak anlamına gelmiştir. Yahudiler tarih boyunca yalnızca düşmanlarıyla değil, onları her seferinde umursamayan dünyanın kayıtsızlığıyla da mücadele etmiştir. İşte İsrail’in bugünkü varoluşu, bu uzun tarihsel zincirin devamıdır. Halkın kendine yönelik tehdit algısı, ve kendine yönelen nefretle baş ediş tarzı, yalnızca güncel siyasetle değil; hafızasının kesintisizliğinden gelen bir içgüdüyle ilgilidir.

İsraili tanımak ne bir aklama ne bir hoşgörüdür, bu bizlerin kronik bir soruna karşı histerik nöbetler geçirmeyi bir kenara bırakıp dünyayı daha iyi kavramamızla ilgilidir. Fakat bu yazı, İsrail’in bütününü anlamak için yeterli değildir. İsrail toplumu tek sesli değildir; dindar-seküler çatışmalar, Arap yurttaşlar, diaspora Yahudilerinin kimlik arayışlarıyla oldukça çok sesli ve karmaşıktır. Bu bağlamda İsrail’i anlamaya çalışmak, bir görüşü savunmak değil, bir karmaşayı dürüstçe kavramaya çalışarak bir farkındalık kazanmaktır.


Neler Olmuştu?

7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e düzenlediği kanlı saldırı, yüzlerce sivilin ölümüne ve onlarcasının rehin alınmasına yol açtı. İsrail bu olayı “yeni bir 11 Eylül” olarak tanımladı. Takip eden haftalarda Gazze’ye yönelik hava saldırıları genişledi; savaş, birkaç gün içinde tüm bölgeyi içine alan bir yıkıma dönüştü.

2024 boyunca ateşkes girişimleri ardı ardına geldi ancak hiçbirinin ömrü uzun olmadı. 2025’in başında yapılan esir takası anlaşması da birkaç hafta içinde çöktü. İsrail bombardımanlarını sürdürdü, Hamas karşı saldırılara devam etti. Gazze’de açlık ve altyapı çöküşü derinleşti.

Yılın ortasında uluslararası kamuoyu “Gazze kıtlığı” tartışmasını başlattı. Gazze üzerindeki abluka 2008’den bu yana sürüyor; İsrail kara ve deniz geçişlerini sıkı biçimde denetleyerek bölgeyi büyük ölçüde dış dünyadan izole etti. Mavi Marmara bile bu ablukayı kırma girişimiydi ve Türkiye’nin hafızasında en çok yer eden olay olarak ablukayı dünya gündemine taşıdı. Sonraki yıllarda farklı ülkelerden küçük filolar da yola çıktı, ancak her biri uluslararası sularda durduruldu. Ağustos 2025’te Akdeniz’e açılan ve Eylül başında İsrail donanması tarafından engellenen Sumud filosu, bu zincirin son ve en ileri denemesiydi.

Ekim 2025’e gelindiğinde, Mısır’ın arabuluculuğunda ABD başkanı Donald Trump’ın desteğiyle yeni bir ateşkes planı açıklandı. Plan, Hamas’ın rehineleri serbest bırakmasını, İsrail’in bazı bölgelerden kısmi çekilmesini ve Filistinli mahkûmların tahliyesini içeriyordu. Trump, “Dünya ile savaşamazsın” diyerek Netanyahu’ya mesaj verdi; bu söz, İsrail’in diplomatik yalnızlığına doğrudan bir gönderme olarak yankı buldu.

Leave a Reply