
Herhangi bir filmi izlediğimizde bazısı hemen hafızamızdan silinip gidiyor ve filmden geriye kalan yalnızca oyuncuların simaları ve spesifik birkaç sahne oluyor. Bazısında ise filmi bütün detaylarıyla, tüm sahnelerin duygusal ağırlığıyla hatırlıyoruz. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin filmin yarattığı etkiyi bütün canlılığıyla hissediyoruz. Bence bu, izlediğimiz filmle kendi hayatımızı bağdaştırdığımız ölçüde gerçekleşiyor. Karakterlerle empati kurabildiğimiz, aynı duyguları paylaşabildiğimiz sırada filmi izlerken oluşan o duygusal ve içsel yolculuk bizi başka bir evrene götürüyor.
Black Swan filmi benim benliğimi yakaladı. Film yüzeysel olarak incelendiğinde bir bale gösterisini anlatıyor. Fakat film ilerledikçe bu gösteri, filmin ana fikri değil, temel düşünceyi vermek için kurgulanan bir olaylar bütünü olarak ele alınıyor. Filmde takip edilen asıl yer, Nina’nın zihni, hisleri ve kimliği.
Filmin başında, yapılacak önemli bir gösteri için seçmeler yapılıyor. Bu seçmelerde yer alan birçok balerin var ve dolayısıyla ortamda inanılmaz bir rekabet hâkim. Seçilecek kişi hem beyaz hem de siyah kuğuyu canlandırabilecek ölçüde yeterli olmalı. Ancak hocası Thomas, Nina’yı gözlemleyip onun yalnızca beyaz kuğuyu temsil edebileceğini düşünür. Beyaz kuğu; saflığı, kusursuzluğu ve kontrolü temsil eder. Siyah kuğu olmak ise arzuyu, kontrol kaybını, şehveti ve saldırganlığı simgeler. Başta hocası Nina için böyle düşünse de Nina, seçmelerde birinci olarak gösterinin ana oyuncusu olmaya hak kazanır.
Nina için filmde iki tane otorite figürü vardır. Birincisi annesi, ikincisi ise hocası Thomas’tır. İki bambaşka insan olmalarına rağmen Nina’yı aynı yerlerden yaralamayı başarırlar: bedenini kontrol etmek ve kimliğini tanımlamak. Annesi, Nina’nın çocuksu saflığını korumak ister. Nina büyüse de hâlâ onun küçük kızı sıfatından ayrı tutamaz. Nina’nın odasındaki oyuncaklar, pembe tonlar ve çocuksu mobilyalar, Nina’nın yetişkinliğe geçiş aşamasının annesi tarafından ertelendiğini simgeler.
Annesi, Nina’ya kendini keşfetmesi için hiçbir alan tanımaz. Gece arkadaşıyla dışarı çıkmasını istemez. Giydiklerine ve bedenine sürekli karışır. Kendi varoluşsal acısını kızıyla hafifletmeye çalışır. Gençken kendisinin başaramadığını kızı başaracaktır ve böylece annesi hedeflediği başarıya dolaylı olarak kızı vasıtasıyla ulaşacaktır. Kısaca filmde anne, kızının üzerinde mutlak bir denetim kurarak Freudcu anlamda aşırı gelişmiş bir süperego işlevi görür. Bunların hepsini mükemmeliyetçilik kavramının baskısı çerçevesinde, istemsizce ve dürtüsel olarak yapar.
Bu baskının içerisine bir de Thomas’ın eklenmesi, Nina öznesinin tamamen dağılmasına yol açacaktır. Thomas, Nina’yı bir kişi olarak değil, bir performans objesi olarak görür. Annesi, kızını yalnızca saf bir beyaz kuğu olarak yetiştirmiştir. Thomas ise Nina’dan siyah kuğunun özelliklerine sahip olmasını ve bunları içselleştirmesini ister.
Filmdeki bir diğer karakter olan Lily, burada kritik bir işlev görür. Lily, Nina’nın gerçekleştirmesine izin verilmemiş taraflarını gösterir; yani siyah kuğuyu. Lily; özgür, kontrolsüz, bağımsız, tutkulu ve cüretkâr sıfatlarını sonuna kadar taşıyabilen biridir. Lily’nin gerçekliği şüphelidir; ancak bu karakter Nina’nın bastırılmış duygularının cisimleştirilmiş hâlini temsil eder.
Bir gece Nina ile Lily dışarı içmeye çıkarlar. Nina, hiç sahip olmadığı bir yaşam tarzının ortasında bulur kendini. Başta çok keyifli değildir; ancak sonrasında kendi kimliğini bir yana bırakarak Lily’ye ayak uydurmaya çalışır. Bu olay örgülerinden sonra Nina, ikisi de kendisi olmayan siyah ve beyaz kuğunun arasında sıkışıp kalır.

Kimlik bunalımının kırıldığı ilk yer Nina’nın bedeni olur. Bedeninde kaşıntılardan kaynaklanan yaralar oluşur. Halüsinasyonlar görmeye başlar. Sonrasında zihni de tıpkı bedeni gibi güçsüz düşer. Nina artık aynaya baktığında kendini bir bütün olarak göremez. Kendi hakkındaki beklentiler uğruna benliğini kaybetmiştir; geriye kalan, annesi ve Thomas’ın isteklerini mükemmel ve kusursuz şekilde gerçekleştirmeye çalışan bir nesnedir.
Filmde Nina’nın bedeni sürekli aynalarla izlenir. Eğitmenler tarafından değerlendirilir ve kendi kendini denetlemeye zorlanır. Bir yerden sonra Nina, kimse ona bakmasa bile sanki izleniyormuş gibi davranmaya başlar. Denetimi o kadar içselleştirmiştir ki artık dış denetime ihtiyacı yoktur. Durmadan yapılacak gösteri için prova yapar. Bu gösteriyi kusursuz bir şekilde tamamlamak onun için dünyadaki her şeyden daha kıymetlidir.
Gösteri günü gelir. Nina hiç iyi değildir; hem zihinsel hem de bedensel olarak yıpranmıştır. Gösteri makyajıyla bedensel yorgunluğunu tamamen gizleyebilecektir. Gösteri başlar. Seyirciler sonuna kadar kusursuz, tam anlamıyla sıfır hatalı bir gösteri izlerler. Nina’nın kendinden vazgeçme pahasına çalıştığı bu sahne performansı başarıyla tamamlanmıştır. Tüm seyirciler alkışlamaya başlar. Nina’nın son sözü “It was perfect.”tir. Nina iç kanama geçirir.
Bu sahne bir zafer değil, trajik bir başarıdır. Çünkü ulaşılan kusursuzluk, Nina’nın bedeni ve zihni pahasına elde edilmiştir. Bu final gösterisi, sahne ve seyirciler için önemsiz olsa bile ana özne için geri dönüşsüzdür. Sıradan seyirciler büyük ihtimalle bir saatlik bir gösteri izlemiş, evlerine gidip yarım saat de etkinlikten başkalarına bahsedip uyumuşlardır. Eleştirmenler bu gösteri üzerine bir sayfalık bir tartışma metni yazıp ertesi gün günlük hayatlarına devam etmişlerdir. Nina’nın sahne arkadaşları gösteri akşamında birkaç kadeh şarap içmeye çıkmış ve gülerek evlerine dönmüşlerdir.
Peki ya Nina? Hayatını bir saatlik performansa feda etmiştir.
Burada asla gösteriyi küçümseyen bir tavırda bulunmak istemem. Yalnızca bir insanın hayatı derecesinde kıymetli olmasını sağlayacak bir niteliğinin olmadığını; ancak Nina’nın bu gösteriyi hayatının merkezine koyması, yaşadıkları ve bütün çevresel baskılar nedeniyle bu gösterinin hayat memat meselesi hâline gelmesini filmin inanılmaz bir içtenlikle anlattığını vurgulamak isterim.
Film bitti. Ama ben tüm benliğimle filmde kaldım. Evet, sonuna kadar hissettim. Aklımda bir sürü soru vardı, içimde ise buruk bir hüzün. Kendimiz olmadan da mükemmel olabilir miyiz? Başkalarının gözünde kusursuz bir insan olup ama asla kendimiz olmayabilir miyiz? İnsan böyle bir ikilem arasında kalabilir mi?
Bence bunu elbet yapan insanlar vardır. Ailesi için doktor olan ama hayatı boyunca mesleğinden nefret eden biri gibi… Ancak sonunda bölünen bir benlikten başka geriye yalnızca gelip geçici bir kusursuzluk algısı kalır.
Hepimizin hayatında zaman zaman otorite figürlerinin isteklerini gerçekleştirmek için kendimizi ait hissetmediğimiz yerlerde var olmaktan gocunduğumuz anlar olmuştur. Saygı duyduğumuz veya sevilmek istediğimiz herhangi birine yetememe hissi insanı delip geçer. İnsan, kendinden vazgeçecek seviyede kendini kaptırabilir. Hayatta kendi kişiliğini inşa edebilmesi için hiç yer bırakılmamış insanlar, kendilerini başkalarının amaçları uğruna feda etmeye çok daha meyilli olabilirler.
Bu yazıyı okuyorsanız eğer, hayatınızdaki en önemli insanın kendiniz olduğunu unutmayın. Çünkü maalesef ki bunun unutturulmasına çok açık bir dünyada yaşıyoruz.
Kaynakça
Aronofsky, Darren (Yönetmen). Black Swan. Fox Searchlight Pictures, 2010.


