
Eiffel Kulesi’nin gölgesinde içilen kahve, tereyağlı bir kruvasan, arka planda Edith Piaf, geceleri Moulin Rouge’un kırmızı ışıkları… Senelerdir Fransa denilince akıllarda canlanan manzara tam olarak bu görkemli resimdir. Avrupa’nın kültürel kalbi, devrimlerin ve cumhuriyet fikrinin beşiği. Ancak bugün Işıklar Şehri Paris’in üzerinde dolaşan havada romantizm değil; siyasal tıkanmışlık ve derinleşen bir krizin ağırlığı hissediliyor. Turist broşürlerinde parlayan bu imgeler, artık Fransa’nın gerçekliğini örtmeye yetmiyor.
Gerçek Fransa ise karar alamayan, hükümetleri kağıttan kuleler gibi devrilen ve borç batağında çırpınan dev bir enkazı andırıyor. Bu sadece teknik bir yönetim krizi değil; bu, Avrupa’nın kültürel kalbinin durma noktasına gelmiş olmasının hikayesi.
Son yıllarda Fransa’nın adı sık sık ekonomik manşetlerde geçiyor. Artan borçlar, büyümeyen bir ekonomi ve giderek ağırlaşan kamu harcamaları artık sürpriz değil. Bu durum yalnızca uzman raporlarında değil, siyasi tartışmaların ve kamuoyunun da merkezinde. Tam da bu bağlamda, rakamların kendisi kadar bu rakamların ne anlama geldiği önem kazanıyor.
INSEE verilerine göre Fransa’nın kamu borcu ilk kez 4 trilyon doları aşarak ülkenin bir yılda ürettiği toplam ekonomik değerin üzerine çıktı. Başka bir ifadeyle Fransa, artık bir yıl boyunca yarattığı ekonomik değerden fazlasını borç olarak taşıyor. Bu tablo, yalnızca mali bir kırılganlığa değil; siyasal karar alma kapasitesinin sınırlarına da işaret ediyor. Çünkü bu ölçekte bir borç, güçlü ve istikrarlı bir siyasal irade olmadan yönetilebilir değil. Bu senaryo, daha küçük ya da çevresel bir ekonomide çoktan acil müdahale gerektirirdi ve uluslararası piyasalarda panik yaratırdı.
Ancak söz konusu olan Fransa. Fransa, Almanya’dan sonra Avrupa’nın ikinci büyük ekonomisi. Avrupa Birliği’nin siyasi, ekonomik ve kurumsal mimarisinde merkezi bir role sahip. Bu nedenle Fransa’daki borç sorunu yalnızca Paris’in bütçe dengeleriyle sınırlı değil; euro bölgesinin istikrarını, Avrupa bankacılık sistemini ve küresel yatırımcı güvenini doğrudan ilgilendiriyor. Fransa’nın sendelemesi, yalnızca ulusal bir kriz değil; zincirleme etkiler yaratabilecek yapısal bir risk anlamına geliyor.
Bu noktada sorun rakamların büyüklüğünden çok, Fransa hükümetinin bu tabloya nasıl ve ne hızda cevap verilebildiği. Çünkü Fransa’nın ekonomik göstergeleri kötüleşirken, siyasal sistem bu göstergelerin gerektirdiği kararları almakta giderek daha fazla zorlanıyor. Hatta çoğu zaman, almamayı tercih ediyor. Zira Fransa’da siyaset, uzun süredir çözüm üretmekten çok krizi erteleme sanatına dönüşmüş durumda. Fransız siyasetinin temel refleksi artık herkesçe biliniyor: Yapısal bir reform öner ve sokakların öfkeli protestocularla dolup taşmasını izle.
Emeklilikten sosyal yardımlara, refah devletinin sınırlarından kamu harcamalarına kadar herhangi bir alana dokunmak, yalnızca parlamenter muhalefeti değil milyonları harekete geçiriyor. Bu yüzden Fransa’da reformlar genellikle ya kâğıt üzerinde kalıyor ya da ilk ciddi toplumsal tepkiyle birlikte rafa kaldırılıyor. Hem siyasetçiler bunun farkında hem de halk. Herkes bir reform girişiminin daha başlamadan nasıl biteceğini başından biliyor.
Bu durumda Fransa’da siyaset bir çıkmaza giriyor. Ortaya çıkan tablo, artık geçici bir tıkanıklık değil; resmen yapısal bir siyasal felç. Fransa’da hükümetler uzun vadeli politika üretmek için değil, bir sonraki krizi atlatabilmek için kuruluyor. Her yeni iktidar, selefinin yarım bıraktığı sorunları devralıyor; ancak bu sorunlara dokunmaya cesaret edemeden görev süresini tamamlamaya çalışıyor. Ya da tamamlayamıyor.
Bu istikrarsızlığın en net göstergesi, son yıllarda yaşanan başbakan değişimleri. 2022’den bu yana Fransa beş başbakan değiştirdi. Bu rakam, demokratik bir canlılıktan çok, devletin direksiyon başında kimseyi uzun süre tutamamasının göstergesi. Başbakanlar değişiyor, kabineler yenileniyor; fakat temel sorunlar yerinde duruyor. Çünkü mesele kişiler değil, sistemi kilitleyen siyasi dinamikler.
Bunun Fransız toplumundaki derin etkisi ise tartışılmaz. Sürekli düşen hükümetler, bitmeyen kriz söylemleri ve ertelenen kararlar devlete olan güveni aşındırıyor. İnsanlar bir yandan refah devletinin sunduğu haklara sıkı sıkıya tutunurken, diğer yandan bu sistemin artık sürdürülemez olduğunu görüyor. Ancak siyaset, bu iki gerçek arasında bir uzlaşma üretemiyor.
Sonuç olarak toplum, değişim korkusu ile çöküş korkusu arasında sıkışıyor. Bu siyasal kilitlenmenin merkezinde ise Fransa’nın en hassas ve en dokunulmaz alanı bulunuyor: refah devleti, özellikle de emeklilik sistemi. Fransa, dünyanın en cömert sosyal güvenlik ağlarından birine sahip. Uzun yıllar boyunca bu sistem, kapitalizmin güçlü bir sosyal koruma ile bir arada var olabileceğinin kanıtı olarak sunuldu. Bir bakıma Fransa, bu modeliyle tüm dünyaya örnek olmuştu.
Ancak bu sistem, ekonominin büyüdüğü, borçlanmanın ucuz olduğu ve nüfusun görece genç olduğu bir dönemin ürünüdür. Bugün ise tablo tersine dönmüş durumda. 1990’larda Fransa’da her yedi emekliye karşılık beş çalışan varken, 2010’lara gelindiğinde bu sayı üç çalışana düştü. Emeklilik ve sağlık harcamaları, devlet bütçesinin en büyük kalemleri haline geldi. Bu durum, refah devletinin siyasal olarak ne kadar dokunulmaz olursa olsun, ekonomik gerçeklerden bütünüyle bağımsız olamayacağını gösteriyor.
Ekonomistler yıllardır bu tablonun sürdürülemez olduğunu söylüyor. Bürokratlar bunu kabul ediyor. Hatta siyasetçiler bile kapalı kapılar ardında aynı fikirde. Ancak bu bilgi, kamusal bir iradeye dönüşemiyor. Çünkü Fransa’da emeklilik reformu yapmak, teknik bir düzenleme değil; ulusal kimliğin merkezine dokunmak anlamına geliyor. Refah devleti, Fransızlar için yalnızca bir politika tercihi değil, kazanılmış bir haklar rejimi.
2023’te Emmanuel Macron’un emeklilik yaşını 62’den 64’e çıkarma girişimi, bu gerilimi tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Üç milyondan fazla insan sokaklara döküldü. Kamuoyu yoklamalarına göre halkın yaklaşık yüzde 70’i reforma karşı çıktı. Oysa Almanya ve İtalya gibi büyük Avrupa ekonomilerinde emeklilik yaşı 67. Macron, anayasal bir boşluk kullanarak yasayı geçirdi; ancak bunun bedeli ağır oldu. Hükümet düşmenin eşiğine geldi, siyasi meşruiyet ciddi biçimde sarsıldı.

Bu tablo yalnızca Macron’a özgü bir başarısızlık değil. Ondan önce gelen tüm cumhurbaşkanları, emeklilik sistemine dokunmaya çalıştıklarında aynı dirençle karşılaştı. Bu nedenle Fransa’da bazı politika alanları zamanla fiilen dokunulmaz hale geldi. Parlamento çalışır, yasalar hazırlanır; ancak nihai kararı çoğu zaman sandık değil, sokak verir. Demokratik katılımın gücü, bu noktada paradoksal biçimde demokratik yönetimi felce uğratır.
Bu siyasal tıkanmışlığın sonuçları ise Fransa sınırlarını çoktan aşmış durumda. Sürekli hükümet krizleri yaşayan ve uzun vadeli karar alamayan bir Fransa, Avrupa Birliği içinde eskisi kadar yön belirleyici bir aktör olamıyor. Yatırımcılar artık artan borçtan ziyade siyasal öngörülemezliği fiyatlıyor. Bunun sonucu olarak Fransa, bir zamanların istikrarlı profilinden çıkıp risk barındıran bir ülke olarak algılanıyor; faizler yükseliyor, kredi notları düşüyor ve güven hızla erozyona uğruyor.
Küresel düzeyde ise bu, Avrupa’nın siyasi ağırlığının zayıflaması anlamına geliyor. Fransa’nın istikrarsızlığı, ortak savunma politikalarından enerji stratejilerine, dış politika hamlelerinden ekonomik entegrasyona kadar birçok alanda Avrupa’nın elini zayıflatıyor. Çünkü liderlik iddiası olan bir devlet, önce kendi iç siyasetini yönetebilmelidir.
Bugün Fransa’nın karşı karşıya olduğu temel soru aslında ekonomik değil, politiktir: Bir demokrasi, toplumsal tepki korkusuyla karar alamaz hale gelebilir mi? Fransa, bu sorunun en güncel örneklerinden birini sunuyor. Reformlar ya siyasetçiler tarafından toplumsal meşruiyet üretilerek hayata geçirilecek ya da krizlerin baskısı altında şekillenecek. Siyasal iradenin geri çekildiği her durumda, karar alma süreci kaçınılmaz biçimde başka aktörler tarafından doldurulacaktır.
İşte o zaman Eiffel Kulesi, romantizmin değil; ertelenmiş kararların, çöken hükümetlerin ve siyasal cesaretsizliğin anıtı olarak hatırlanacaktır.
KAYNAKÇA:
Fieschi, Catherine. “France’s political crisis.” Survival 66.4 (2024): 115-126.
Blake, Hélène, and Clémentine Garrouste. “Collateral effects of a pension reform in France.” Annals of Economics and Statistics 133 (2019): 57-86.
INSEE. “Insee − Institut National de La Statistique et Des Études Économiques | Insee.” Insee.fr, 2017, www.insee.fr/en/accueil.
Eurostat. “Database – Eurostat.” Europa.eu, 2023, ec.europa.eu/eurostat/data/database.
Cossé, Eva. “France Protests Test Government’s Commitment to Rights.” Human Rights Watch, 24 Mar. 2023, www.hrw.org/news/2023/03/24/france-protests-test-governments-commitment-rights.
Vitenberg, Jerome. “The Calm before the Storm: France’s Looming Financial Crisis – Strategy International · Think Tank & Consulting Services.” Strategy International · Think Tank & Consulting Services, Sept. 2025, strategyinternational.org/2025/09/01/publication198/.






