Biz, zaman kırıntıları, Zaman sinekleri, Tozlu camlarında günlerin sessiz kanat çırpanlar Ve lüzumsuz görenler artık Bu aydınlıkta kendi gölgelerini!
Zamanda Devriye
Anlatıyı üç boyutla okuyacak olursak eğer; bir yönüne kişi, bir yönüne mekan ve elbette zamanı yerleştiririz üçüncü boyuta. Kişi ve mekan öyle bir bütünleşir ki konunun büyük parçası bunlarla şekillenir. Zaman ise başka bir yanda; yalnızca anlatıya değil anlatıma da dokunur, her ikisini de üzerinde şekillendirir. Öyle bir araç olur ki usta ellerde; anlatıma yeni bir şekil verir, anlamı bir kez daha elden geçirir.
Eski anlatılarda zaman olsa olsa salt geçmişe, bugüne veya geleceğe ilişkindir. Kıssadan alınacak hisseler ve geleceğe dair kehanetler kahir ekseriyette, o ana dair duyduklarımız ise pek azdır. Anlatımda zamanın kırılması, birbirine girmesi yani bir oraya bir buraya giderek adeta volta atması 19.yy.ı bulur. Öncesinde zaman lineer, geçmişten geleceğe akan ve bugünü hızlıca pas geçen bir yapıdadır. Ancak önce Aydınlanma ve ardından Sanayi Devrimiyle anlatı artık kişiye döner, ne anlatıldığından çok kimin anlattığına odaklanırız. Sanayi devrimi, zamanı ölçülebilir, standart, mekanik bir kaynak hâline getirmiştir. Bu yönden şu denklemi rahatlıkla kurabiliriz:
Fabrika saatleri → düzen, çalışma ritmi
Tren zaman çizelgeleri → toplumsal ritmin eşgüdümü
Zaman artık bu açıdan “doğanın ritmi” değil, “makine ritmi”dir. Charles Dickens Büyük Umutlar, Emile Zola Germinal gibi eserlerinde gerçekçilik olarak bildiğimiz, kentleşmenin ve modernleşen hızın zamanı nasıl değiştirdiğini ayan beyan gösterir. Bu makineleşme şiire sosyalizmle bir katman daha ekler, büyük şair Vladimir Mayakovski kısa ömründe sözü kontrolden çıkan bir makineymişcesine zapturapt almaya uğraşır.
İntiharından yirmi gün evvel katıldığı bir konferansta Mayakovski’ye, “sen kimsin” diye sordular. O, “otuz beş yaşındayım, soyluluk ünvanım ve taşınmaz malım yok, ve hiç kimseyi sömürmedim.” diye cevap verir.
Bir diğer yönden, zaman yine sınıfsal ve bu defa daha ilerlemeci akacaktır. Tarihin gerçek ruhu ve anlamı, onu yeniden lime lime eden diyalektik bakışla bulunacaktır bir nevi. 19.yy.ın ortalarının ve sonunun bu yeni ruhu Tolstoy’ta savaşların ve mücadelelerin ortasında bireyin acziyeti şeklinde görünür. Balzac ise Goriot Baba ve Vadideki Zambak eserlerinde artık bizi bugüne davet eder, her cümleyi yaşayan göz anlatır ve hem anlatıda hem anlatışta yeni bir devir açılır. Sırada bugüne getirdiğimiz zamanı biraz kurcalamak vardır.
Neye yarar hatırlamak, Neye yarar bu cılız ışıklı bahçelerde Hatırlamak geçmiş şeyleri, Bu beyhude akşam bahçesinde Kapanırken üstümüze böyle Zaman çemberi Hatırlıyor yetmez mi Güneşe uzanan ellerimiz!
Zaman Önce İçten Kırılmıştır
20.yy. kapılarını pek çok değişimle, sıkışmayla açmıştır. Bir şehirden diğerine sürüklenen, 10 yılda bir tabi olduğu ulusun ismi dahi değişen insan için artık:
saatte dönen zaman = yaşantı zamanı (duree)
olmayacaktır. Einstein’ın göreceliliği bu dönemde akıl etmesi yalnızca bilimsel gelişim değil sosyal dönüşümle de alakalıdır bence. Henri Bergson’un Madde ve Bellek, Süre ve Eşzamanlılık gibi eserlerinde felsefi temelini attığı bu düşünce edebiyata da pek hızlı bir şekilde sirayet eder. Bu açıdan adeta Bergsoncu bir roman diyebileceğimiz Kayıp Zamanın İzinde serisinde, involuntary memory (kendiliğinden anımsama) yoluyla, kendi içinde ve şimdinin çevresinde tekrar tekrar kırılan bir anlatı oluşturur usta yazar Marcel Proust. Uzun cümlelerle, dolambaçlı digresyonlarla parçalanmış fakat “yaşantısal” bütünlük görünür elimizde. James Joyce da sanki Bergson’la bazı şeyleri eş zamanlı sezmiş olacak ki, Finnegan Uyanması ve Ulysses eserlerinde dilde içsel süreyi yeniden üretmiş; sözcüklerin ritmik ve müzikal kullanımıyla durée’a karşılık gelen edebi “akış” oluşturmuştur. Bu içsel ve dışsal zaman kırılımı Virginia Woolf’ta yoğun zaman akışlarıyla ve D.H. Lawrence’ta yaşantı zamanını mekanik zamana uyumlama çalışmasıyla da karşımıza çıkar.
Dünya savaşları arasında ve sonrasında zaman artık travmatik aktarımın bir platformudur. Sigmund Freud’un yoluna hız verdiği bilinç dışı, bu yönden zaman dışı ile eş anlamlanmıştır. Gustav Jung’un etkisi, özellikle mitik veya evrensel tekrarlar anlatısı kuran yazarlarda (tekrarlayan rüyalar, arketipsel motifler, gölge/ana-kahraman ilişkileri) görülür. Modernizmin en büyük eserlerinin baş verdiği bu dönemde pek çok yazarda psikanalizden beslenen şu ortak temaları pek rahat görebiliriz:
Anıların doğrusal olmaması
Çocukluk travmalarının geri dönüşü
İç monologların zamansal kopuklukları
Bu temaları eserlerinde en net izlediğimiz isim William Faulkner’dır. Ses ve Öfke romanında Faulkner, Benjy isimli zihinsel engelli bir karakterin gözünden duyusal tetiklenmelere dayalı; geçmiş sürekli olarak şimdide yeniden ortaya çıkaran bir anlatım yaratır. Geçmişe takılıp kalan, intihara sürüklenen bir iç zaman trajedisini ise Quentin karakteriyle; Nietzscheyen değil Freudcu bir yolla: geçmişin (özellikle aile onuru ve kız kardeşin “kayıp masumiyeti”) sürekli geri dönmesi yoluyla onun zaman algısını yok ederek yapar. Eserlerinde bu unsurları kullanan bir diğer usta da malumunuz Franz Kafka’dır. Dava ve Şato’da gerçekleşen bürokratik tekrarlar ve ertelemeler, tekrara zorlanmayı dramatik bir şekilde sahneler: suçun ve yargının geçmişten bağımsız değil, sürekli “tekrar eden şimdi”de varlığı gözümüzdedir. Nihayet bu bilinç dışı-zaman dışı birleşimi Samuel Beckett’te, Üçleme ve Godot’yu Beklerken eserlerinde geçmişte saplanıp kalmaktan çok şimdide bir içine çökme olarak görünür. Geçmişin anlamlandırılması mümkün olmadığı için zaman “durgun”laşır. Bu durum elbette psikanalitik bakışla da ilişkilidir: travma zamanın akışını kırdığı için özne sürekli tekrara mahkûm olur.
Samuel Beckett, 1969’da eşi Suzanne ile Tunus’tayken Nobel’i kazandığını öğrendi. Sakin yaşamına tutkulu olan Beckett bu ödülü bir bela olarak gördü, ödülünü almaya gitmedi.
Ben zamanı gördüm, Kaç bakışta bozdu hayalimi, Ve kaç düşüncede! Ben zamanı gördüm, Şimşek gibi bir ânın uçurumunda.
Zaman Sonrasının Eşiğinde
Yirminci yüzyılın son çeyreği zamanın artık; parçalı, merkezsiz, tarih sonrası, medya tarafından kodlanan bir yapıya büründüğü dönemdir. Postmodernizm, modernistlerin kırdığı doğrusal zamanı tamamen dağıtır, zaman artık çoklu, katmanlı, tekrarlı, geri dönen, kırılan bir yapıdır. Anlatı merkezden uzaklaşır; olayların “başlangıç–gelişme–sonuç” yapısı kaybolur. Birçok yazar da bu dönemde, zamanın kendisini romanın konusu haline getirir. Mesela Italo Calvino, şehirlerin betimlemesini zamanla öyle bir birleştirir ki Görünmez Kentler ve Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu bir şehir hikayesini yapısalcı matematiksel bir oyunla aktarır: permütasyonlar, döngüler, çoklu başlangıçlar sizi zaman kırılmasının bizzat içine düşürür. Ki benzer dönemde şehirler ve zaman algısıyla alakalı felsefi algı da yine Paul Virilio gibi filozoflar tarafından sık sık ele alınmıştır. Dönemim bir diğer efsanesi Jorge Louis Borges zamanı tekil değil, sonsuz olasılıkların toplamıdır olarak görür. Alef ve Yolları Çatallanan Bahçe gibi metinlerinde zaman çatallanır, çoğullaşır, aynı anda birden fazla yön alır.
Italo Calvino hayatının son yıllarında roman yazmayı bırakıp “yazı yazmanın kurallarını” yazmaya yönelmiştir. Pek ironiktir ki edebiyatın geleceğini anlatan bu kitap, geleceğe yarım kalmış olarak ulaşır
Bir diğer elde de zamanı büken, büyüleriyle büyüleyen isimler karşımıza çıkar. Jean Baudrillard ve Jean-François Lyotard gibi filozofların izinde roman artık kapsamına gidişleri ve gelişleri ve algıda kırılımları da alır. Gabriel Garcia Marquez büyülü gerçekçilik akımının öncü kuvveti olarak eserlerinde, mesela Yüzyıllık Yalnızlık’ta zamanı bir döngüden ibaret kılar; ailenin geçmişi sürekli tekrar eder. Mitik zaman ile tarihsel zaman onun eserlerinde iç içe geçmiştir; Latin Amerika’nın sömürgecilik sonrası ruh halini zaman yapısında somutlaştırır. Umberto Eco da benzer bir hisle, Gülün Adı ve Foucault Sarkacı gibi eserlerinde tarihsel gerçekliği doğrusal değil, ideolojik bir yolla yeniden kurar. Bu aslında Baudrillard’ın simülakr zaman dediği, gerçekliğini kaybeden, medya tekrarlarından oluşan yapay bir döngüye dönüşünün de bir uzantısı ve edebiyat alanındaki yansımasıdır. Anlam sonrasında yazı artık zaman sonrası haline de gelmiştir. 20. yüzyılın kapanışı bilginin ve izlenimin paralelliğinin de bir elvedası olacaktır.
Ben zamanı gördüm, Devrilmiş sütunları arasından Çok eski bir sarayın Alnında mor salkımlar vardı Ve ilâhlar kadar güzeldi.
Uzayda ve Zamanda Kırılımlar
Zaman denince bir yandan da bilimkurgunun kütlesi çok ağır olacaktır elbette. H.G Wells’in Zaman Makinesi sadece zaman konusunu ele almak konusunda ilk olmadığı gibi, modern bilimkurgunun da ilk örneklerindendir. Onun emekleri Bilimkurgunun Altın Çağı olarak da bilinen 40-60 arası dönemde Isaac Asimov, Ray Bradbury ve Robert Heinlein gibi isimlerin eserlerinde derinleşecektir. Bilhassa Asimov’un Sonsuzluğun Sonu romanı Zaman mühendisliği, zaman akışını düzenleyen bürokratik bir örgütü tasvir ederek, zamanın “merkezden yönetilen” yapay bir kurgu olduğu fikriyle yeni bir soluk kazanmıştır. 60-80 arası yeni dalga bilimkurgusu ise bilimkurguyu bilimden koparıp bilinç, kimlik ve algı üzerinden yeniden kurmuştur. Philip K. Dick, Ubik’te zamanı geriye akıtarak, Yüksek Şatodaki Adam’da ise alternatif tarihin yanına gerçeklik kırılmalarını ekleyerek bu konuda önemli bir yer edinmiştir. J.G. Ballard bu dönemde Kristal Dünya kitabında zamanı durgunlaştırırken, Ursula K. Le Guin zamanı toplumsal gelişmeyle eşzamanlamıştır.
Philip K. Dick büyük bilimkurgu eserlerinin yazarı olmasının yanında plak dükkanı işletmiş ve radyoda klasik müzik programları hazırlamıştır.
Biz ki boş yere gerilmişiz anladık artık, Yıldızların amansız çarkına Ve boş yere sızlamış kemiklerimiz, Bilmiyoruz şimdi, mevsim yaz mı, bahar mı Bahçelerde hâlâ güller açar mı, Bilmiyoruz, kadınlar, kızlar, Şarkılar masallar var mı?
Buralarda, Bir Zamanlar
Türk edebiyatında zaman, “saatin gösterdiği şey” değil; hafıza, travma, etik ve umutla yüklü bir bilinç alanıdır. Yazı boyunca bize eşlik eden Ahmet Hamdi Tanpınar zaman ve edebiyat konusu açıldığında akla gelen ilk kişidir belki. Tanpınar’da zaman Bergsoncu anlamda “süre”dir (durée). Geçmiş, şimdi ve gelecek birbirine karışır. Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde zaman, modernleşmeyle kırılmış bir bütünlük olarak görünür. Zamanla barışamayan birey, estetik ve hafıza aracılığıyla onu onarmaya çalışır. Bir diğer büyük yazar, Oğuz Atay’da zaman çizgisel değildir; birey hep zamansızdır. Tutunamayanlar’da karakterler “çağlarını ıskalamış” insanlardır. Geçmişle hesaplaşma bitmez, gelecek ise sürekli ertelenir. Zaman, toplumsal normlara uymayan bilinç için yabancılaştırıcıdır. Yusuf Atılgan’da zaman durağan ve döngüseldir. Aylak Adam ve Anayurt Oteli’nde günler birbirinin aynıdır. Zaman ilerlemez, boğucu bir tekrar üretir. Modern bireyin varoluşsal sıkıntısı zamanın durmasıyla görünür olur. Vüsat O. Bener’de zaman dış dünyadan çok bilincin içinde akar. Geçmiş anılar sürekli şimdiye sızar, Bay Muannit Sahtegi bir uykusuzdur bu anlamıyla. İhsan Oktay Anar’ın bütün eserlerinde zaman tarihsel olarak kırılır. Osmanlı, mitoloji ve modern zaman aynı düzlemde buluşur. Puslu Kıtalar Atlası’nda zaman, gerçekliği askıya alan bir oyun alanıdır. Anakronizm, hakikatin tekil olmadığını gösterir.
Türk edebiyatının en kıyıda köşede kalmış isimlerinden Vüs’at Orhan Bener, Ankara Hukuk mezunudur. Kendisine Ihlamur Ağacı eserinin telifi için yazılan çekte ismi Vüs’at değil Vusat olarak yazıldığında ü’nün noktalarını kendi koyar, resmi belgede sahtecilik olmasına rağmen parasını alır.
Ve zaman, bizde şiirde de bir imparatorluk büyüklüğündedir. Nazım Hikmet’te de zaman ilerlemecidir. Gelecek, devrimle birlikte daha adil bir dünya vaadi taşır. Zaman bireysel değil, kolektif ve tarihseldir. Hapishane şiirlerinde bile zaman, umudu yok etmez. İsmet Özel’de zaman, modernliğin getirdiği kopuşun bilincidir. Erken döneminde devrimci, sonraki döneminde metafizik bir zaman anlayışı vardır. Zaman, insanı sorumluluğa çağıran bir eşiktir. Jazz şiiri hayata yetişmek ve gençlik arasında bir köprüdür. Turgut Uyar’da zaman yitirilen bir imkândır. Şiirlerinde geçmiş geri gelmez; şimdi kırılgandır. Zaman, duygusal yoğunluğu artıran bir melankoli mekânıdır.
Çoktan bitmiş bir yolun ucunda Bilmiyoruz şimdi ıssız gecede Ne yapar ne eder, Gidip de gelmeyenler, Beyhude bekleyenler! Biz ayın çıplak arsasında Savrulan zaman kırıntıları.
Yazımızın sonuna gelmişken, ayırdığınız pek kıymetli zamanınızdan bir kısmını daha rica ediyor, sizleri yazı boyunca çeşitli parçalarına tanık olduğunuz Ahmet Hamdi’nin Zaman Kırıntıları şiirini Erdal Özyağcılar’ın sesinden dinlemeye davet ediyorum:
(Bitirirken bir ilginç keşif: Zaman Sinekleri’nin İngilizcesi “Time Flies”tır ve ne ilginçtir ki bu kalıp “zaman akar” anlamına gelen bir deyimdir.)