Medeniyetin başladığı topraklar olan bu topraklarda kan, savaş ve mücadele tarih boyunca hiçbir zaman eksik olmamıştır. Nitekim günümüzde de bu kan, savaş ve mücadele hız kesmeden devam etmektedir.
Geçtiğimiz günlerde Suriye’de yaşananlar hem bölge hem de güzel ülkemiz Türkiye için de kırılma noktası niteliği taşıyabilecek potansiyeldedir. Bu bakımdan bu yazıda Suriye’deki iç savaşta bugünü de etkileyen önemli meseleleri, geçen günlerde Suriye’de yaşananları ve bunun ülkemize olası etkilerini sırasıyla, kendi penceremden aktarmaya çalışacağım.
Suriye’deki iç savaştaki bazı önemli gelişmeler
Öncelikle belirtmek gerekir ki Suriye’deki iç savaş 2011 yılında Arap Baharından etkilenen Suriyelilerin rejime karşı örgütlenme ve ayaklanmaları ile Esad’ın buna karşı kanlı askeri müdahalesi ile başladı.
Süreci anlamak için biraz geriye gitmekte fayda var. Beşar Esad’ın babası Hafız Esad, 1971’den 2000 yılına kadar ülkeyi demir yumrukla yönetmiş, 1982 Hama Katliamı gibi olaylarla her türlü muhalefeti şiddetle bastırmıştı. 2000’de babasının yerine geçen Beşar Esad’ın “reform” vaatleri ise kısa sürede yerini baskıcı bir otoriterliğe bıraktı. 2010 sonunda Tunus’ta başlayan Arap Baharı; bölgedeki on yıllardır süren bu diktatörlüklere, yolsuzluğa ve yoksulluğa karşı bir halk isyanıydı.
Nitekim, Mart 2011’de Arap ülkelerindeki hareketlilikten etkilenen lise öğrencileri Dera’da bir duvara “Senin de sıran geldi doktor” şeklindeki yazıyı yazdı. Beşar Esad, asıl mesleği göz doktorluğu olduğu için bu lakapla tanınıyordu.

Yaşananlardan sonra 2011 Temmuz’unda muhalifler Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) kurmuş ve ayaklanmalar iç savaşa evrilmiştir. Ordudan ayrılan bazı üst düzey komuta üyeleri de ÖSO’ya katılarak muhaliflere destek vermişlerdir.
Bu sırada Ahmet Davutoğlu hükümeti Suriye’deki iç savaştan kaçıp ülkemize sığınanlar için açık kapı politikası uyguluyordu. Bu, yazının ilerleyen kısımlarında da önem arz edecektir.
ABD ve Batı dünyası Esad’ın istifa etmesi gerektiğini ifade etmesinden sonra Esad rejimi, 2012’de hem bazı cihatçı grupları serbest bırakmış hem de Kürt nüfusunun çoğunlukta olduğu iddia edilen bölgelerden yani Suriye’nin kuzeyinden çatışmasız çekilerek bu bölgelerde PYD ve YPG’nin kurulmasına sebebiyet vermiştir.
YPG, terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olarak faaliyet gösteren, hiyerarşisi ve ideolojisi Kandil ile doğrudan bağlantılı militan bir yapıdır. Bölgede kantonlar ilan ederek özerk bir yönetim kurmayı hedefleyen bu örgüt, çatışma ortamını kullanarak kendi silahlı gücünü tesis etmiştir.
2013 yılında İran’ın rejim saflarında savaşa müdahil olması savaşı, Şam hükümeti lehine değiştirmişti. Nitekim, İran’ın savaşa müdahil olduğunu kabul etmesinden birkaç ay sonra, 5 Haziran 2013’te, Lübnan sınırındaki Kuseyr, Şam ordusunun kontrolüne geçmiştir. Daha sonrasında körfez ülkeleri, muhalifler içinde Müslüman Kardeşlerin güçlenmesi ile tedirgin olmuş, bu da muhalif grupların kendi içinde gruplara ayrılmasına sebebiyet vermiştir.
Ocak 2014’te IŞİD Rakka’yı ele geçirdi ve Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre, militan sayısını 30 bine çıkardı. Bu örgütün ne denli güçlendiğini göstermekteydi. Nitekim 2014 yılında ABD ilk kez IŞİD’e karşı saldırılar düzenleyecekti.

Geçtiğimiz günlerde Suriye’de yaşananların ana müsebbiplerinden olan PYD/YPG, IŞİD’le savaşmaları gerekçe gösterilerek ABD ve Avrupa ülkeleri tarafından desteklendi.
2015 yılının ocak ayında ise egemenliğinin korunmasını bahane göstererek Rusya, doğrudan savaşa Şam hükümeti yanında müdahil oldu. İran ve Rusya’nın yanında savaşa müdahil olduğu Şam Hükümeti güçlenmiş, muhalifler İdlip bölgesine sıkışmıştı. Daha sonrasında Şam hükümetini devirecek olan HTŞ, İdlip ’in büyük kısmını elinde tutmaktaydı.

Günümüze daha hızlı gelecek olursak, İdlip ‘in büyük kısmını elinde tutan HTŞ, ‘Saldırıyı Püskürtme’ adını verdikleri harekâtı 27 Kasım 2024 tarihinde başlatarak 8 Aralık 2024’te Şam’ı ele geçirerek Esad rejimini devirmiştir.
Esad’ın bu kadar hızlı düşmesinde birkaç farklı sebep etkili olmuştur. Rejimi destekleyen Rusya’nın Ukrayna ile savaşta olması, İran’ın desteklediği Hizbullah’ın İsrail ile doğrudan giriştiği çatışmalar ve halkın Esad için daha fazla savaşmak istememesi gibi sebepler bu kadar kısa sürede Şam’ın düşmesinin sebepleridir.
Suriye’de bütünlüğü sağlama çabaları
Esad rejiminin Aralık 2024’te devrilmesinin ardından Suriye’de yeni yönetimin karşılaştığı en önemli meselelerden biri, ülkenin kuzeydoğusunda fiili bir yönetim kurmuş olan Suriye Demokratik Güçleri (SDG) (YPG) ile ilişkilerin nasıl şekilleneceğiydi.
Ahmed el-Şara liderliğindeki yeni hükümet, Suriye’nin toprak bütünlüğünü yeniden tesis etme hedefi doğrultusunda SDG ile müzakere yolunu tercih etti. 2024’ün son günlerinden itibaren başlayan temaslarda temel amaç, SDG’nin kontrolündeki bölgelerin merkezi yönetime bağlanması ve bu yapının askeri unsurlarının Suriye ordusuna entegre edilmesiydi. BBC başta olmak üzere uluslararası basında yer alan haberlere göre bu görüşmeler, savaş sonrası dönemde Suriye’nin yeniden inşası açısından kritik bir eşik olarak değerlendiriliyordu.
Ancak müzakere süreci ilerledikçe taraflar arasındaki temel görüş ayrılıkları daha görünür hâle geldi. SDG, kuzeydoğu Suriye’de elde ettiği fiili özerkliğin tamamen ortadan kaldırılmasına karşı çıkıyor, yerel yönetimlerin ve askeri birliklerin belirli ölçüde korunmasını talep ediyordu.
Buna karşılık Şara hükümeti, geçmişte yaşanan parçalanma deneyimlerini gerekçe göstererek güçlü bir merkezi devlet yapısında ısrar ediyor ve SDG’nin ayrı bir askeri veya siyasi aktör olarak varlığını sürdürmesini kabul etmiyordu. BBC analizlerinde de vurgulandığı üzere, özellikle SDG’nin askeri yapısının nasıl ve hangi koşullarda Suriye ordusuna entegre edileceği konusu müzakerelerin kilitlendiği ana başlık hâline geldi.
Bunun yanı sıra taraflar arasında ciddi bir güven sorunu da bulunmaktaydı. Yeni Suriye yönetimi, SDG’nin ABD ve Batılı ülkelerle sürdürdüğü ilişkileri, ülkenin egemenliği açısından bir tehdit olarak görürken; SDG ise geçmişte Şam yönetiminden gördüğü baskıları hatırlatarak merkezi yönetime tam olarak güven duymuyordu.
Sahada zaman zaman yaşanan küçük çaplı silahlı gerilimler ve karşılıklı sert açıklamalar, müzakere masasındaki kırılgan dengeyi daha da zayıflattı. İmzalanan ilk çerçeve mutabakatlara rağmen somut adımların atılamaması, sürecin fiilen tıkanmasına yol açtı.
2025 yılı boyunca devam eden bu belirsizlik, Şara hükümetinin sabrını tüketirken, merkezi yönetim giderek daha sert bir tutum benimsemeye başladı. Müzakerelerin sonuç vermemesi ve SDG’nin taleplerinde geri adım atmaması, Şam yönetimini askeri seçeneği yeniden gündeme almaya itti.
Böylece Suriye ordusu, ülkenin kuzeydoğusunda devlet otoritesini tesis etme gerekçesiyle YPG/SDG kontrolündeki bazı bölgelere yönelik askeri hazırlıklara başladı. Bu gelişme, müzakere sürecinin fiilen sona erdiğini ve Suriye’de savaş sonrası dönemin yeni bir çatışma başlığına evrildiğini gösteriyordu.

Suriye ordusunun YPG’yi bölgeden atma çabası
Müzakerelerin fiilen sona ermesinin ardından Suriye merkezi yönetimi, kuzeydoğuda SDG/YPG kontrolündeki alanlara yönelik askeri baskıyı kademeli biçimde artırmıştır. 2025 yılı boyunca sınırlı çatışmalar ve askeri yığınaklarla ilerleyen süreç, 5 Ocak 2026’da SDG’nin Deyr Hafir yakınlarında Suriye ordusuna ait bir kontrol noktasını hedef almasıyla açık çatışma aşamasına geçmiştir. Bu saldırının ardından Şam yönetimi, SDG/YPG unsurlarını meşru hedef ilan etmiş ve operasyonların kapsamını genişletmiştir.
7 Ocak 2026’dan itibaren Suriye ordusu, Halep kırsalı ve Fırat’ın batısında SDG/YPG kontrolündeki noktalara yönelik eş zamanlı kara ve topçu operasyonları başlatmıştır. Çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte SDG güçleri bazı bölgelerden çekilmek zorunda kalmış, 11 Ocak 2026 itibarıyla Halep ve çevresi tamamen Suriye ordusunun kontrolüne geçmiştir. Bu gelişme, SDG’nin batı ile doğu arasındaki kara bağlantısını zayıflatan kritik bir kırılma noktası olmuştur.
Halep’in kontrol altına alınmasının ardından Suriye ordusu, operasyonlarını doğuya doğru genişleterek Fırat hattına yönelmiş, Tel Rıfat ve çevresindeki SDG varlığı büyük ölçüde tasfiye edilmiştir. Böylece SDG/YPG’nin kuzeydeki alanları parçalı hâle gelmiş, Ayn el-Arab hattı fiili cephe sınırı olarak öne çıkmıştır.

Yaşananların ülkemize olası etkileri
Ülkemizde Ayn El Arap ve çevresini fiili kontrol altında tutan YPG’nin terör örgütü PKK’nın bir kolu olduğunun değerlendirilmekte olup YPG’nin Fırat Nehri’nin batısından atılarak küçük bir bölgeye sıkıştırılması ve söz konusu yapılanmanın daha da güç kaybetmesi, ülkemizde son çeyrek asrın büyük problemlerinden olan terörün, etkisini daha da yitirmesi anlamına gelecektir.
Dahası, bölge ülkelerde stabil siyasi iklimlere sahip olmasının çıkarımız açısından daha uygun olduğu da açıktır. Bu bakımdan çatışmaların 14 yıldır bitmediği Suriye’de federatif ya da özerkliğe dayalı bir siyasi yapının değil, tam, bir ve birleşik bir Suriye’nin var olması daha isabetli olacaktır.
Bunun en büyük faydası da ülkemizde varlığını sürdüren ayrılıkçı grupların iddia etmiş olduğu 4 parçadan oluşan büyük ve yeni bir devletin batısını oluşturan Suriye’nin kuzeyinin Suriye hükümetine bağlanarak, ideallerinde olan bu ülkenin kuzeyi yani ülkemizin Güneydoğu’sunun olası bir tehditten bir nebze de olsa kurtulması bakımındandır.
Nitekim, bir ve birleşik Suriye’nin sağlanması; ülkemizde 2011’den beri varlığını sürdüren Suriyeli sığınmacıların, bölgenin terörden ve çatışmadan arındırılmasından dolayı, ülkelerine geri dönebilecek olması, yaşananların ülkemiz açısından olası olumlu etkilerinden biridir.
Sığınmacıların peyderpey ülkelerine dönmesi sonucunda ülkemizde şikâyet edilen konulardan olan gettolaşma, çeteleşme ve ucuz ve kaçak işgücü sorununun çözülmeye başlanmasının olası olduğu da unutulmamalıdır.
Sonuç olarak Suriye’de gelinen noktada en rasyonel ve ülkemiz açısından en sağlıklı seçenek, ülkenin tam, bir ve birleşik yapısının yeniden tesis edilmesidir. SDG/YPG gibi silahlı ve ayrılıkçı yapıların tasfiye edilmesi, yalnızca Suriye’nin istikrarı için değil, Türkiye’nin güvenliği açısından da hayati önemdedir.
Bu sürecin başarıya ulaşması hem terör tehdidinin zayıflamasına hem de sığınmacıların güvenli şekilde ülkelerine dönebileceği bir zeminin oluşmasına katkı sağlayacaktır. Aksi hâlde Suriye, bölgeyi ve ülkemizi uzun yıllar boyunca meşgul edecek yeni krizlerin kaynağı olmaya devam edecektir
KAYNAKÇA:
https://www.bbc.com/turkce/articles/cvgr5vj9xqko
https://www.dw.com/tr/abd-ypgye-verdiğimiz-destek-sürecek/a-37863547
https://www.bbc.com/turkce/articles/c140nz82x8lo
https://www.aljazeera.com/news/2024/12/8/what-happened-in-syria-has-al-assad-really-fallen
https://www.bbc.com/turkce/articles/c8x495x0yy5o
https://tr.wikipedia.org/wiki/Suriye-SDG_çatışması_(2025-günümüz)
https://www.bbc.com/turkce/articles/c301108r3m6o
https://www.memleket.com.tr/suriye-haritasinda-son-durum-kontrol-oranlari-netlesti-2352279h.htm






