Bazı şarkılar vardır ki hayatınıza yepyeni bir yön verir. O şarkıyı ilk duyduğunuz zaman
binbir parçaya bölünürsünüz. Kalbinize, ruhunuza bulaşır o şarkı. Sonra tüm hayatınızı
ele geçirir. Artık hayatınızın bir dönemine tanıklık eder. Bazen bir şarkı sizin hayatınızın
bir döneminin jenerik müziği haline gelir fakat o şarkıyı bir süre sonra unutabilirsiniz.
Tekrar tekrar dönmezsiniz. O şarkının sahibinin albümlerine dalmayabilirsiniz,
hikayelerine tanıklık etmezsiniz. Bazı şarkılar ve sanatçılar hayatımızın belli
periyodlarına tanıklık eder ve gider. Tekrar duyduğunuz zaman nostaljinizi yaşar ve
kenara çekilirsiniz. Bana bunları yaşatan çok fazla şarkı oldu fakat bir şarkı var ki
hayatımı değiştirdi diyebilirim. O şarkıyı duymamla müzik zevkim, izlemekten keyif
aldığım filmler bile değişti. Sanki içimde var olan bir boşluk doldu. Eminim ki, birçok
insan ‘’o’’ şarkının sahibi olan grupla ve şarkıyla bu bağları kurdu. Biliyorum, çok klişe
olucak fakat benim ‘’o’’ şarkım Radiohead’in ‘’Creep’’ şarkısı oldu. Bu şarkıyı
duyduğumda beynimden vurulmuşa dönmüştüm sadece. Bana hissettirdiği şeyleri
kelimelere bile dökemiyorum. O melankolik sözlere ve müziğe rağmen içimin neşeyle
de kaplandığını anımsıyorum. Belki neşe bile denmez bilmiyorum. Sadece güzel ama
buruk yaşadığımız anlarda içimizde oluşan hisle benzerdi. O hissi tam anlamıyla
anlatamam da zaten. Kendimin anlamlandıramadığı bir şeyi anlatmam çok zor. Aslına
bakarsak ne zaman güzel bir şarkı dinlesem ya da iyi bir film izlesem, melankolik olsalar
bile, o his içimi kaplar. Belki de beni mutlu eden insanoğlunun ürettiği bazı şeylerin
harikalığıyla ilgilidir ya da benzer hisleri yaşamanın neşesi. İnanır mısınız bilmem fakat
hala bazen Radiohead bana böyle hissettiriyor. İnanılmaz bir neşe ve elbette ki hüzün.
Thom Yorke sesiyle hüzne boğar ve bu kaçınılmazdır. İlk Radiohead’le tanışmamda
böyle hissetmiştim işte. Sanki ilk aşkımdan bahsediyormuş gibi davrandığımın
farkındayım ama hayatımın büyük bir bölümüne tanıklık edecek grupla böyle
tanışmıştım. İlk ayrılık acımı yaşadığımda, ailemden ilk defa ayrılıp tek başıma hiç
bilmediğim bir şehirde hayat kurduğumda, ilk defa aşık olduğumda ve büyümenin
getirdiği hayal kırıklıklarıyla ve başarısızlıklarımla yüzleştiğimde arkada bir yerlerde hep
Thom Yorke’un sesi, Jonny Greenwood’un gitarı vardı. Albümlerine daldım, sanki
sözleriyle ölümsüzlüğün sırrını veriyorlarmış gibi dinledim.

‘’Creep’’ le başladım birçokları gibi Radiohead dinlemeye. ‘’Creep’’, Radiohead101
şarkısıdır zaten. Bu şarkıyla doksanları ele geçirirler. Herkes konserlerde tek bir ağızdan
‘’I’m a creep, I’m a weirdo. What the hell I am doing here? I don’t belong here.’’
(Radiohead, Creep, Pablo Honey,1992) diye bağırır. Alışagelmedik olan bu şarkı sözleri
herkese tanıdık gelir. İşin özünde birçok insan değersizlik ve yetersizlik hissiyle baş başa
kalmıştır çünkü. Radiohead’in doğuşuna gittiğimizde seksenli yılların İngiltere’sinde
yaşayan Oxford’lu dört gençle karşılaşıyoruz: Thom Yorke (vokal), Jonny Greenwood
(gitar,klavye), Ed O’Brien (gitar) ve Phil Selway (davul). İlk başta grubun ismi Radiohead
değildi. Kendilerini On a Friday ismiyle tanımladır fakat EMI ile sözleşmeleri ardından
Radiohead ismine geçiş yaptılar. Bu isim yetmişli yıllarda faaliyet göstermiş Amerikan
Rock grubu olan Talking Heads’in bir şarkısından alınmıştır. Bu grubu unutulmaz hitleri
‘’Psycho Killer’’ şarkısıyla dinlemişsinizdir muhakkak.Radiohead’in asıl çıkış yaptığı
doksanlı yıllarda ürettiği müzikler döneminin gençliğinin içinde bulunduğu ruh halinden
bağımsız değildi. Ülke neoliberal politikaların etkisi altındaydı. Demir Leydi sıfatıyla
tanınan Margaret Thatcher’ın getirdiği bu politikalar hem işçi sınıfının gücünü azaltmış,
sendikalaşmaya giden yolların önüne set kurmuş hem de muhafazakar politikalarıyla
genç nesli sosyal adaletsizliklerle ve yabancılaşma hissiyle başbaşa bırakmıştı. Geçen
on yıldan kalan siyasi politikalar İngiltere’yi hala etkilemekteydi. Aynı dönemde Britpop
hareketi doğal bir biçimde Avrupa’yı ve sonrasında tüm dünyayı etkisi altına almıştı.
Radiohead bu dönemin diğer popüler Britpop gruplarından ürettiği müziğin anlattıkları
ve hissettirdikleriyle ayrılmıştı. Gençlerin yaşadıklarını oldukça depresif ve karamsar bir
yerden anlatmış ve onlarla bu şekilde bir bağ kurmuştu. Adına ve müziklerine aşina
olduğumuz Blur ve Oasis gibi gruplar gençlerin hislerini genel anlamda coşkuyla ele
almıştı ve müziklerini bu coşkuyla üretiyordu. Bu grupların müziklerini sırayla
dinlediğimizde bunu net bir biçimde görüyoruz zaten.

1992 yılında Radiohead101 diye tanımladığımız ve birçok insanı Radiohead ile tanıştıran
‘’Creep’’ şarkıları yayımlandı. Bu şarkı ‘’Pablo Honey’’ albümündeydi. Bu şarkı 90’larda
gençler arasında daha önce bahsettiğim gibi büyük bir etki yarattı. Şarkı adeta milli
marş haline geldi. Albüm, grunge etkilerinin gözüktüğü sound’a sahipti ve Nirvana gibi
grupların izlerini taşıyordu. Albümde ayrıca ‘’Thinking about you’’, ‘’Anyone can play
guitar’’ ve ‘’Prove Yourself’’ gibi şarkılar yer alıyordu. Bu şarkılar benim albümde en
sevdiğim şarkılar. Özellikle ‘’Thinking about you’’ da ‘’Creep’’de olduğu gibi değersizlik
hissi ve karamsarlık karşılıyor bizi. Sözlerinde bunu bariz bir biçimde görebiiyoruz.
Şarkının melodisi ‘’Creep’’e göre daha hızlı ve sert. ‘’Thinking about you’’ şarkısında
geçen ‘’But I’m still no one and you’re now a star. What do you care?’’ sözleriyle
‘’Creep’’ şarkısında geçen ‘’I wish I was special, you’re so fuckin’ special.’’ sözleri
aslında oldukça paralel ve aynı hislerle yazıldığı açık. İkinci albümleri olan ‘’The Bends’’i
yayımlandıklarında doksanların ortasına gelinmiştir artık. Kurt Cobain’in ölümü ile
Grunge müziğin etkisi azalmış ve Britpop en güçlü olduğu döneme girmiştir. Bu albüm
de oldukça progresif ve depresiftir. 12 şarkılık albümden High and Dry, ‘’Fake Plastic
Trees’’, ‘’Street Spirit’’ gibi şarkılar hit olmayı başarır. Bana kalırsa ‘’Street Spirit’’
Radiohead’in en güzel şarkılarından biridir. Özellikle bu şarkıyla ve ‘’Fake Plastic Trees’’
ile OK Computer’ın ayak seslerini duyarız. İnsanın kıramadığı döngüleri, modern
dünyadaki yalnızlığını ve kırılganlığını anlatır bu iki şarkı. OK Computer da bu konular
üzerinden oluşturur bütün hikayesini.

‘’Her green plastic watering can for her fake Chinese rubber plant in the fake plastic
earth, that she bought from a rubber man in a town full of rubber plans to get rid of
itself.’’ (Radiohead, Fake Plastic Trees, The Bends, 1995)
‘’ This machiene will, will not communicate. These thoughts and the strain I am under.’’
(Radiohead, Street Spirit, The Bends, 1995)
Ayak seslerini duyduğumuz OK Computer albümü 1997 yılında yayımlanır ve
Radiohead’i sıradan bir Rock grubundan farklı bir çizgiye taşır. Bu grupta sadece
depresif ve karamsar değillerdir ayrıca vizyoner ve yenilikçi etiketlerini de taşımaya
başlarlar. İkibinlere doğru dünyanın gelişmiş tekneolojiyle git gide yüz göz olması ve
dijitalleşmenin bazı geleneksel ve insani değerleri yok etmeye başlamasıyla modern
insan tanımı da değişir elbette. İnsanoğlu yıllardır alıştığı düzeni belli ölçüde ve hızla
terk etmeye başlamış ve git gide yalnızlığın kollarına kendisi bırakmıştı. Bu durum
Radiohead’i de etkilemiş, politik ve toplumsal alt metni olan şarkılar üretmişlerdi.
Ayrıca şarkıların sound’ları değişmeye de başlamıştı. Bu albüm progresif rock müziğin
açıkça etkilerini taşıyordu. Bu albümü ilk dinlediğimde Pink Floyd’un ‘’The Dark Side of
The Moon’’ albümüne çok benzetmiştim. Tek benzeten ben değilmişim. O dönemin
birçok eleştirmeni de bu albümleri kıyaslamışlar ve benzetmişler. Radiohead’in ‘’OK
Computer’’dan 24 sene önce yaratılan bu albümden ilham aldığı açık.
‘’Transport, motorways, and tramlines. Starting and then stopping. Taking off and
landing. The emptiest of feelings. Disappointed people. Clinging on to bottles.’’
(Radiohead, Let Down, OK Computer. 1997)
Bu albümlerin ardından ürettikleri her albümde deneysel çalışmalarıyla dikkat
çekiyorlar. Milenyum ile beraber Radiohead yeni, deneysel ve az denenmiş bir yola girdi.
2000 senesinde ‘’Kid A’’ albümünü dinleyicileriyle buluşturdular. Bu albümde
Radiohead alışık olunan Britpop janrasından kendisini koparmış, elektronik müziğin ve
caz müziğin nimetlerinden yararlanmıştı. Bunla da kalmamış ambient diye
isimlendirilen geleneksel müzik yapılarından da faydalanmıştı. 90’lar sonu 2000’ler başı
politik anlamda oldukça çalkantılıydı. Kapitalizmin krizlerinin ayak seslerinin duyulmaya
başlandığı, dünyada yeni siyasi yapılarla var olan ülkelerin kendilerini gösterdiği
özellikle de küreselleşmenin dünya siyasetinde ana aktör olduğu bir dönemdi. Bunların
her biri modern bir distopya yarattı. Bu albümde bunların karanlığıyla beraber oldukça
soyut ve her Radiohead albümü gibi depresifti. Bu albümden sonra Radiohead deneysel
çalışmalarına devam etti. Kendi geldiği Britpop kültürünü bize ara sıra anımsattı fakat
her albümde yeni arayışlara girdi. 2 sene sonra piyasaya sürülen ‘’Hail To the Thief’’
albümüyle beraber Radiohead ilk defa melodik rap müziğin etkilerini bir şarkısında
gösterdi ve bize ‘’Rap yaparsa da en iyi Thom Yorke yapar.’’ dedirtti. ‘’Kid A ‘’ albümünün
ardından dokuz albüm daha yayımladılar. Bu albümlerin bazıları yeni üretimler diğerleri
eski albümlerle alakalı olan üretimler. Bu albümlerden benim kişisel favorim kesinlikle
‘’In Rainbows’’ çünkü hem doksanlar Radiohead müziğinin tınısını alabiliyorum hem de
deneysel müzik yolculukları tam anlamıyla rayına oturmuş gibi görülüyor.
Radiohead benim hayatımın bir dönüm noktalarından biridir. Sayesinde onlarca yeni
grupla ve müzisyenle tanıştım. Ergenlik yıllarımda tanıştığım için karakter inşaamda
oldukça yer kapladı. Doğruyu söylemek gerekirse depresifliğinde boğulmamak adına
ondan kaçtığım dönemlerde oldu fakat her kötü hissettiğimde eski bir dosta koşar gibi
ona koştum. Radiohead’in benim hayatımdaki rolü elbette o kadar da mühim değil.
Radiohead Rock tarihinde bir dönüm noktası. Melankolik sesle giriş yaptıkları Rock
dünyasında sınırlarını zorladılar. Önceleri klasik bir Britpop grubu gibi gitar temelliyken
yollarını değiştirdiler. Müzikleri basit temellerden oluşmadı. Pink Floyd gibi felsefi bir
yere oturttular şarkı sözlerini. Thom Yorke’un sesi ve Jonny Greenwood’un yaratıcı gitar
çalışmaları Raidohead’i rock tarihinin en etkili ve bana kalırsa en büyük gruplarından biri
haline getirdi. Radiohead sadece bir grup değil aynı zamanda politik bir duruştur.
Modern insanı ve modern insanın bulunduğu ruh halini tüm çıplaklığıyla anlatır.
Radiohead’e her sanatçıya olduğu gibi en çok yarattıklarıyla ulaşabiliyoruz. Keşke Thom
Yorke’u röportajlarda yeni Kurt Cobain olduğu ve intihar edecek yeni isim olacağı gibi
tutumlarla taciz etmeselerdi ve medyadan bu denli uzak kalmasalardı. Daha fazla
sayıda röportajlarını okumak ve izlemek isterdim.
‘’When I am king, you will be first against the wall. With your opinion which is of no
consequences at all’’ (Radiohead, Paranoid Android, OK Computer,1997)

KAYNAKÇA

Tate, Joseph, ed. The Music and Art of Radiohead.

Aldershot: Ashgate, 2005.Radiohead. OK Computer OKNOTOK 1997 2017. London: Faber & Faber, 2017.

Greenwood, Colin. How to Disappear. New York: Guardian Books, 2024.

Collins, Nick. “OK Computer Analysis: An Audio Corpus Study of Radiohead.” arXiv preprint, November 2022. https://arxiv.org/abs/2211.15834.

Leave a Reply