Çoğu zaman sinemada kadın karakterleri izleriz ama onların ne hissettiğini gerçekten deneyimleyemeyiz. Kadınlar çoğu filmde ya bir hikâyenin parçası olur ya da bir imajın içinde var olur. Benim için bu bakış açısı ilk kez Sofia Coppola sinemasıyla değişti. İlk izlediğim filmi The Virgin Suicides’tı ve o film, bir kızın ergenlik yıllarında yaşayabileceği duyguları şaşırtıcı derecede sakin ama bir o kadar gerçek bir şekilde anlatıyordu. O filmi izlediğimde sinemanın sadece hikâye anlatmak zorunda olmadığını, bazen bir ruh halini, bir yalnızlığı ya da kelimelere dökülemeyen bir iç dünyayı da hissettirebileceğini fark ettim. Coppola’nın sinemasında female gaze benim için bir teori değil; kadınların nasıl göründüğünden çok nasıl hissettiklerine odaklanan, estetik ve duygunun iç içe geçtiği bir anlatım dili gibi. 

 Coppola’nın female gaze’i bence en çok filmlerinin nasıl hissettirdiğinde ortaya çıkıyor. Onun sinemasında duygular genelde konuşularak anlatılmıyor; daha çok ışıkla, mekânla ve sessizlikle hissettiriliyor. Karakterlerin bulunduğu boş odalar, yumuşak gün ışığı ya da kalabalığın içinde yaratılan yalnızlık hissi, sanki onların iç dünyasının dışa yansıması gibi duruyor. Bu yüzden Coppola filmlerinde bir karakteri anlamak için ne söylediğine değil, o anın sana ne hissettirdiğine odaklanıyorsun. Female gaze burada sadece kadın karakterleri merkeze koymak değil, izleyiciyi onların duygularına yaklaştırmak gibi geliyor bana. Coppola’nın estetiği de bu yüzden sadece güzel görüntüler yaratmak için değil; o kırılganlığı, o arada kalmışlığı ve bazen tarif edilemeyen yalnızlık hissini görünür yapmak için varmış gibi hissettiriyor. Onun filmlerinde kadın karakterler izlenen kişiler gibi değil, sadece kendi duygularının içinde var olan insanlar gibi duruyor. 

The Virgin Suicides (1999) 

Bence Coppola’nın sinemasını bu kadar özel yapan şey, Hollywood’un yıllardır yarattığı kadın temsillerinden çok farklı bir yerde durması. Çoğu film kadınları ya güçlü olmak zorunda olan karakterler ya da izlenmek için var olan figürler olarak gösterirken, Coppola kadınların sadece var olabileceği alanlar yaratıyor. Onun karakterleri her zaman ne yapacağını bilen, her şeyi kontrol eden insanlar değil; bazen kararsız, bazen yalnız, bazen sadece hayatın içinde sürüklenen insanlar. Ve bana göre female gaze’in en güçlü tarafı da burada ortaya çıkıyor. Çünkü gerçek hayatta da kadınlar her zaman açıklanabilir, güçlü ya da “hikâyeye hizmet eden” kişiler değil. Coppola’nın sineması bu yüzden bana daha gerçek geliyor. Kadınların bir rol oynamak zorunda olmadığı, sadece var olabildiği bir alan yaratıyor. Belki de bu yüzden onun filmlerini izlerken bir karakteri izliyormuşum gibi değil, gerçek bir insanın hayatından bir ana tanıklık ediyormuşum gibi hissediyorum. 

The Virgin Suicides’ın 25. yılı için yayımlanan fotoğraflar 

Sofia Coppola’nın filmleri genelde büyük olaylardan çok, küçük ama derin duyguların etrafında şekilleniyor. Lost in Translation’da yabancı bir şehirde yalnız olma hissini, The Virgin Suicides’da gençliğin o karmaşık ve tarif edilemeyen duygularını, Marie Antoinette’te ise kalabalıkların içinde sıkışmış bir genç kadının iç dünyasını izliyoruz. Onun filmlerinde hikâye çoğu zaman arka planda kalıyor; asıl öne çıkan şey karakterlerin ruh hali oluyor. Yavaş tempolu sahneler, yumuşak ışıklar ve sessiz anlar sayesinde izlerken bir olay zinciri takip etmekten çok bir duygu durumunun içine giriyormuşsun gibi hissediyorsun. Coppola’nın sinemasını farklı yapan şey de tam olarak bu; izleyiciye bir hikâye anlatmaktan çok, bir anı, bir yalnızlığı ya da bir ruh halini hissettirmeye çalışması. 

Marie Antoinette (2006) 

Ayrıca Sofia Coppola’nın filmlerinde en çok gözüme çarpan kişi Kirsten Dunst oldu. Ekleme sebebim, onu izlediğimde Coppola’nın kurmaya çalıştığı o kırılgan ve sessiz duygusal dünyayı çok doğal bir şekilde taşıyabildiğini düşünmem. Hatta onu 21. yüzyılın en iyi oyuncularından biri olarak gördüğümü söyleyebilirim. Onun oyunculuğunda beni en çok etkileyen şey, duyguları büyük hareketlerle ya da dramatik anlarla göstermeye çalışmaması. Daha çok küçük bakışlarla, duruşuyla, sanki düşüncelerinin içinde kaybolmuş gibi duran o haliyle hissettiriyor. Coppola’nın yarattığı o yumuşak, melankolik ve biraz da kırılgan dünyaya çok doğal bir şekilde uyum sağlıyor ve o duygunun ekrana geçmesini kolaylaştırıyor. 

Kirsten Dunst, Sofia Coppola, Archive, MACK, 2023. 

Sonunda, Coppola’nın sineması bana sinemanın sadece hikâye anlatmak zorunda olmadığını hatırlatıyor. Bana filmlerin tek bir anlatım biçimine sahip olmak zorunda olmadığını gösterdi ve gerçekten çoğu yönetmenden çok farklı bir yerde durduğunu hissettirdi. Özellikle Sofia Coppola’nın sinemasıyla birlikte, bir filmin sadece olay anlatmak için değil, bir duyguyu yaşatmak için de var olabileceğini fark ettim. Onun filmlerinde hikâye bazen geri planda kalabiliyor ama geriye kalan his çok daha kalıcı oluyor. Bu da bana sinemanın aslında ne kadar kişisel ve sınırsız olabileceğini gösterdi. Coppola’nın dünyası, izleyiciye her şeyi açıklamak yerine, bazı duyguların sadece hissedilmesine izin veriyor. Ve belki de onu bu kadar farklı yapan şey tam olarak bu; filmleri bitse bile, yarattığı ruh hali bir süre daha seninle kalmaya devam ediyor.

KAYNAKÇA: 

https://www.nssmag.com/en/lifestyle/34759/17-years-after-the-release-of-marie-antoinette-sofia-coppola-modernizes-the-french-court

https://gagosian.com/quarterly/2024/02/15/essay-sofia-coppola-archive/

Leave a Reply