Sevgili kız kardeşlerim,
Bu mektubu 2026 yılının mart ayında, bir kadınlar gününün arifesinde yazıyorum. Lütfen birinci tekil şahıs kullanarak yazdığım satırları, duyduğumuz ya da henüz duyamadığımız hayatlarda mücadele veren bütün kadınların kaleminden yazılmış gibi okuyun. Bizler, baharın gelmesini dört gözle beklediğimiz mart ayında biraz soğuk, bulutlu günler geçiriyoruz. Soğuk ve bulutlu havalar dediysem de bu mevsimden şikayetçi olduğumuzu düşünmeyin lütfen. Sanırım, çekilmemizin üzerinden yıllar geçmesine rağmen umutla beklediğimiz İstanbul Sözleşmesi’nin, kurtaramadığımız kadınlarımızın ve elimizden alınan haklarımızın haklı sitemi ve öfkesiyle biraz buruk hissediyoruz. Umarım sizler uğruna çabaladığımız, çoğu zaman zarar gördüğümüz fakat yine de yılmayarak elde ettiğimiz aydınlık günlere doğmuş, bizden öncekilere ve bizlere öğretilen korkuları tecrübe etmek zorunda bırakılmamışsınızdır. Benzer mücadeleleri vermek zorunda kalmadığınızı umut etsem de sizden öncekilerin karşı çıktığı korkunç sistemi görmeniz ve yaşamınızdan, hak ve özgürlüklerinizden hiçbir zaman taviz vermemeniz için bugünlerimizi biraz anlatmam gerektiğini düşünüyorum. Sanırım son birkaç yılda aramızdan koparılan hayatları ve gördükleri şiddete rağmen haklarından vazgeçmeyen kadınları anmak, 8 Mart’ı neden coşkulu bir kutlama olarak değil de barikatlarla, tehditlerle ve şiddetle bastırılmaya çalışılan bir hak mücadelesi olarak gördüğümüzü açıklamaya yardımcı olacaktır.
Öncelikle, hayata tutunmak ve sesini duyurabilmek isteyen kadınlara umut olan İstanbul Sözleşmesi’nin hazırlanması, imzalanması ve feshedilmesi sürecinden bahsetmek gerekiyor. Aslında sözleşmenin hazırlanması ve ilk imzacı ülkenin Türkiye olması, sadece tek bir kadının mücadelesinin bile ne kadar fark yaratabildiğini bir kez daha gösterir nitelikte. Nahide Opuz, şiddete maruz kalması sebebiyle defalarca savcılığa başvuran fakat hayatının tehlikede olduğu yetkililerce bilinmesine rağmen hiçbir önlem alınmayan ve ev içi şiddetin yanı sıra erkek merkezli adalet sistemiyle de baş etmek zorunda kalan kadınlardan yalnızca biriydi. Kendisiyle beraber mağdur olan annesiyle, 2002 yılının 11 Mart gününde yaşadıkları fiziksel ve psikolojik şiddete yetkililer tarafından önlem alınmaması sebebiyle kendilerini korumak için İzmir’e taşınma kararı almışlardı. Fakat, birkaç gün önce şikayette bulunmalarına rağmen, üstelik 8 Mart’ın hemen ardından, bizleri korunacak bir duruma getiren bu sistem bir kez daha kadınları yarı yolda bırakarak Nahide Opuz’un annesini koruyamadı. Bütün yargı yollarının tükenmesi sonucu dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşındı ve Türkiye asırlar boyu utanç kaynağı olması gereken bir kararla, vatandaşını aile içi şiddete karşı koruyamadığı ve cinsiyet ayrımcılığı yaptığı gerekçesiyle, mahkum edilen ilk ülke oldu. Bunun sonucunda ise, Avrupa Birliği ve 45 ülkenin de taraf olduğu bir sözleşmeyle ev içi şiddetin ve kadına yönelik ayrımcı yaklaşımın önüne geçmek amacıyla büyük bir adım atıldı ve İstanbul Sözleşmesi imzalandı. Bunu takip eden süreçte 2018 GREVIO raporu ile, Türkiye’nin sözleşme maddelerine uyması ve özellikle 10.madde gereğince kadınlara ve kız çocuklarına yönelik bilinçlendirme çalışmaları yapılması gibi birçok şiddeti ve ayrımcılığı önleme çalışması önerildi. Bu kapsamda, eğitimdeki 4+4+4 sisteminin kız çocukları için mağduriyet yaratacağı öngörüldü fakat öneriler büyük oranda dikkate alınmadı. İlerleyen yıllarda attığı büyük adımdan sonra kadın hakları konusunda gelişmeler yaşanması beklenen Türkiye, ne yazık ki, başarısı sayısal verilerle kanıtlanmış olan uluslararası bir sözleşmeden hiçbir gerekçe sunmayarak çekilme kararı aldı (Üçler & Büyükçelikok, 2023). Bir gecede “Eşcinselliğe özendirdiği, toplumun ahlak kurallarını bozduğu ve kadınları boşanmaya teşvik ettiği” söylemleri eşliğinde alınan bu karar, Türkiye’deki iç hukukun yerine Batıdan örnek alınarak düzenlenen bir sözleşmenin değerlerimizle örtüşmediği teziyle desteklendi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı bir konuşmada, “Eğer bizim böyle bir sözleşmeye illa ihtiyacımız varsa, biz bu sözleşmenin daha güzelini, daha adilini, daha güçlüsünü yaparız, kalkar Ankara Sözleşmesi hazırlarız”(T24, n.d.), cümlesiyle bulunduğu yeni sözleşme vaadi ise hiçbir zaman gerçekleşmedi. Tamamen erkeklerden oluşan bir grup yetkilinin hayatlarımızla bu kadar kolay kumar oynaması, bizlere bir kez daha verilmeyen haklarımızı almak için mücadele etmek zorunda olduğumuzu hatırlattı.

Şimdiye kadar anlattığım kadına yönelik şiddetle, erkek egemen adalet sistemiyle ve ülkemizde insan hakları krizine dönüşen ayrımcılıkla sizleri daha fazla umutsuzluğa ve karamsarlığa sürüklemek istemiyorum. Çünkü mücadelemiz ve dayanışmamız, her 8 Mart’ta ve her 25 Kasım’da sokakları, caddeleri kapattıracak ve günler öncesinden barikatlarla önlemler aldıracak kadar güçlü ve büyük. Bizler birbirimizi herhangi birinin annesi, kız kardeşi ya da partneri olduğumuz için değil, yalnızca önüne benzer duvarlar örülen kadınlar olduğumuz için seviyor, koruyor ve önemsiyoruz. Dolayısıyla pankartlarda görmeye alışık olduğumuz “Umutsuzluğa kapılırsan bu kalabalığı hatırla” sloganı sözde kalmayıp eyleme dökülen bir sevgi bağını gösteriyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Raporu’na göre, kadınlar öncülüğünde yürütülen bu hareketle 2025 yılında telefon aracılığıyla 36.000 dakikadan fazla danışmanlık hizmeti verilmiş; dava takibi, hukuki destek ve kamuoyu oluşturma gibi konularda 55 şehirde ve 5 ülkede aktif rol alınmıştır (Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 2026).
Görünen o ki, toplumun ahlaki değerlerine karşı olduğu gerekçesiyle kaldırılan sözleşme sonrası kamuoyunda duyulan Pınar Gültekin, Aleyna Çakır ve Emine Bulut cinayetleri, ataerkil yönetimlerin ahlak ilkeleriyle pek de ters düşmüyor. Fakat en tepeden tabana kadar uygulanan sistematik baskılar, kadın mücadelesini bastıracak kuvvete hiçbir zaman ulaşamamakla beraber, meydanlara ve hayatlarımıza kurulan barikatları yıkmak için de yeterli olmuyor. Dolayısıyla bizler her Gece Yürüyüşü’nde, ahlakı ve namusu yalnızca kadın bedeni üzerinden tanımlayanların karşısında olmaya ve sesini duyuramayanların isyanını duyurmaya devam ediyoruz. Sevgili kız kardeşlerim, umarım gece sokakta yürümeyi tahrik unsuru olarak gören bu sistemde hak mücadelesi vermek zorunda kalmamış ve bu uğurda çabalayan kadınları unutmamışsınızdır. Gecelerin de sokakların da bizim olduğu günlerde görüşmek ümidiyle, belki bir 8 Mart Gece Yürüyüşü’nde karşılaşırız.
KAYNAKÇA
Üçler, N., & BÜYÜKÇELİKOK, T. Ö. (2023). Türki̇ye’ni̇n i̇stanbul sözleşmesi̇’nden çeki̇lmesi̇ Kararinin Dünya Basininda yansimasinin i̇nsan ve Kadin Haklari Yönünden ülke i̇ti̇barina ETKİSİ üzeri̇ne bi̇r i̇nceleme. İstanbul Aydın Üniversitesi İletişim Çalışmaları Dergisi, 9(3), 395–424. https://doi.org/10.17932/iau.icd.2015.006/icd_v09i3005
(2026, February 12). Kadin CİNAYETLERİNİ Durduracağiz Platformu 2025 Yili Başvuru Karşilama Hatti DEĞERLENDİRME Raporu. https://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/3165/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-2025-yili-basvuru-karsilama-hatti-degerlendirme-raporu
T24. (n.d.). Erdoğan: İstanbul Sözleşmesi ne ülkemizde ne dünyada kadın haklarına saygıyı getirdi. YouTube. https://youtu.be/EbsfTaV_9fg?si=drWaiNrymyr024oy


