Güzel olmak artık yalnızca estetikle ilgili bir tercih değil; üzerinde çalışılması gereken, korunması beklenen ve çoğu zaman da ispatlanması gereken bir hâl gibi sunuluyor. Daha zayıf olmak, daha fit görünmek, “kendini salmamış” olmak; bunların hepsi neredeyse kişilik özelliğiymiş gibi ele alınıyor ve bu özelliklere sahip bedenler, farkında olmadan daha değerli kabul ediliyor. Çevremizde övülen bedenlere, kullanılan dile ve yapılan yorumlara bakıldığında verilen mesaj oldukça net: Daha az yer kaplayan bedenler daha iyi.
Bu bakış açısı zamanla yeme davranışını da dönüştürüyor. Yemek, yalnızca açlığı gidermek için yenilen bir ihtiyaç olmaktan çıkıyor; kontrol edilebildiği ölçüde anlam kazanıyor. Günlük hayatta sıkça kullandığımız “dayandım”, “kendimi tuttum”, “bozmadım” gibi ifadeler, bu dönüşümün ne kadar içselleştirildiğini açıkça gösteriyor. Bir şey yediğimizde değil, yemediğimizde kendimizi daha güçlü, daha başarılı hissettiğimiz bir düzenin içindeyiz. Sağlıklı olmakla kendini sürekli denetlemek arasındaki çizgi de tam bu noktada belirsizleşiyor.
Görünmeyen Bir Döngü
Yeme bozuklukları denildiğinde çoğu zaman uç örnekler akla geliyor. Oysa bazı yeme bozuklukları, günlük hayatın içine ustalıkla karışır ve dışarıdan bakıldığında fark edilmesi oldukça zordur. Bulimia nervoza da bunlardan biridir. Bu sorunla yaşayan pek çok kişi normal kilodadır, çalışır, sosyal ilişkilerini sürdürür ve hayatını “dışarıdan bakıldığında” sorunsuz gibi görünen bir şekilde devam ettirir. Bu nedenle yaşadıkları çoğu zaman yeterince ciddiye alınmaz.
Ancak bu görünmezliğin arkasında oldukça yıpratıcı bir döngü vardır. Kişi belirli zamanlarda kontrolünü kaybettiğini hissederek çok miktarda yemek yer. Bu anlar genellikle yalnızken ve gizli yaşanır. Ardından yoğun bir suçluluk ve utanç duygusu gelir; buna çoğu zaman kilo alma korkusu eşlik eder. Sonrasında ise telafi etme çabası başlar. Kusma, aşırı egzersiz, uzun süreli açlıklar ya da farklı yollarla bedeni “dengeye getirme” isteği ortaya çıkar.
Bu davranışların önemli bir özelliği vardır: Dışarıdan sanıldığı gibi keyif ya da rahatlama içermezler. Aksine, çoğu zaman kişinin kendine yönelttiği bir cezalandırma biçimidir. Bedenle kurulan ilişki bir işbirliği olmaktan çıkar, sürekli bir mücadeleye dönüşür. Yemek yeme anı bile, sonrasında yapılacaklarla birlikte düşünülür hâle gelir.
Beden Algısı ve Zihinsel Yük
Bulimia nervoza hastalığında vücut ağırlığı ve beden şekli, kişinin kendini nasıl değerlendirdiğinin merkezine yerleşir. Tartıdaki küçük bir değişiklik bile ruh hâlini belirleyebilir. Aynaya bakmak sıradan bir alışkanlık olmaktan çıkarak kişinin kendini yargıladığı bir ana dönüşür. Günün iyi geçip geçmemesi, çoğu zaman bu değerlendirmelerin sonucuna bağlı hâle gelir.
Bu kadar kırılgan bir beden algısı, zihinsel olarak da ciddi bir yük yaratır. Kaygı, suçluluk ve utanç duyguları yoğunlaşır; duygu düzenlemek zorlaşır. Bu nedenle bulimia nervoza yaşayan bireylerde depresyon ve kaygı bozuklukları sık görülür. Bazı kişilerde dürtü kontrolünde zorlanmalar ya da kendine zarar verme davranışları da tabloya eşlik edebilir. Bunlar birbirinden kopuk sorunlar değil, aynı baskının farklı yansımalarıdır.
Burada sıkça karşılaşılan bir yanılgı vardır: “İsteseydi yapmazdı.” Oysa bu düşünce hem eksik hem de yanıltıcıdır. Kişi çoğu zaman ne yaptığını bilir ve bundan rahatsızlık duyar, hatta bu davranışlardan kurtulmak ister. Ancak beynin duygu düzenleme ve kontrol mekanizmalarında yaşanan bozulmalar, bu döngüyü kırmayı sanıldığı kadar kolay hâle getirmez. Mesele irade eksikliği değil, bozulmuş bir dengedir.
Normalleştirilen Baskı
Bu noktada “sağlık” kavramının nasıl daraltıldığını da görmek gerekir. Sağlıklı olmak, çoğu zaman yalnızca ince olmakla eş tutulur. Oysa sağlık; bedenin olduğu kadar zihnin de dengede olmasını gerektirir. Sürekli ne yendiğini düşünmek, her lokmayı hesaplamak, bedeni dinlemek yerine ona hükmetmeye çalışmak sağlıklı bir hâl değildir. Buna rağmen kendini aç bırakabilen, yorulana kadar spor yapan ve bedeninin sınırlarını zorlayan kişiler sıklıkla takdir edilir.
Bu takdir dili değişmediği sürece, bedenle kurulan bu sert ilişki de “normal” kabul edilmeye devam eder. Güzellik algısı daraldıkça, bedenin nefes alacak alanı da daralır. Sürekli kontrol edilmesi gereken bir bedenle barış içinde yaşamak ise giderek zorlaşır.
Bu döngüyü besleyen şeyler çoğu zaman fark edilmez, çünkü gündelik hayatın parçası hâline gelmiştir. Yapılan şakalar, iyi niyetle söylenen yorumlar, farkında olmadan verilen tavsiyeler… Birinin kilo vermesini coşkuyla kutlamak, kilo almasını ise sessizlikle geçiştirmek; yemeği ödül ya da ceza gibi görmek, bedeni sürekli düzeltilmesi gereken bir proje gibi ele almak… Bunlar sıradanlaştıkça bedenle kurulan ilişki de çıkmaz yola ilerler.
Belki de artık şu soruyu sormamız gerekiyordur : Biz neyi güzel buluyoruz? Daha az yiyebilen ve daha az yer kaplayan bedenleri mi, yoksa kendisiyle daha az savaşan insanları mı? Güzelliği yalnızca ölçülebilen ve tartılabilen şeyler üzerinden tanımladığımız sürece bu sorular cevapsız kalacak gibi görünüyor. Oysa belki de en büyük ihtiyaç, bedene biraz nefes alacak alan bırakmak. Çünkü mesele yalnızca nasıl göründüğümüz değil, bu görünüm uğruna nelerden vazgeçtiğimiz.
Kaynakça





