şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
o mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız
gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
o mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız
1

Son zamanlarda bana ve hatta bize ne olduğunu, yürüdüğümüz yolda neyi kaybettiğimizi, büyümek uğruna neyi/neleri feda ettiğimizi sıklıkla düşünür oldum. Yolunda gitmediğini düşünüp emin olduğum bazı gerçekliklerle aynaya bakar gibi yüzleşmek durumunda kaldığım için kafa yormamak, zaten işten bile değil. Aslına bakarsanız, bir sabah uyanıp “artık eskisi gibi değilim” dediğim bir gün yok; hafızamda kendime kanıt olarak sunabileceğim böyle bir an yok. Ne olduysa yavaş yavaş, fark ettirmeden, sezdirmeden oldu ve gelip hayatımızın ortasına kuruldu. Geçmiş perdesini biraz aralayınca, sisli de olsa görülen hayaller, insanlar, dostlar, hakiki bağlar var. Esasen hâlâ orada, hâlâ varlığını sürdürüyor, ama eskisi kadar güçlü, kuvvetli ve yüksek tonda gelmiyor. Bir de şimdi var, içinde bulunduğum, yön ve şekil verebildiğim, gelecek yıllarımın henüz hâlâ inşa edilebilir durumda olan geçmişi… Bir zamanlar varmak için sabırsızlanılan yaşların tam ortasında, gece gündüz hayali kurulan günlerin hem içinde hem çok az gerisindeyim. Ama hayır, bir şeyler eksik. Duyuyorum, duyumsuyorum ama etkilenmiyorum. Görüyorum, fakat içimde bir karşılık bulamıyorum.

Bunu ilk fark ettiğimde her insan gibi panikledim. Ters giden bir şeyler olduğunu anlamak hiç zor değildi. Bir açıklama bulmak ve kendime en adil yanıtı verebilmek istedim. Bugünleri iple çekmiş çocukluğum için bile bunu yapmam gerekiyordu. Aciliyete gerek görmeden biraz düşündüm bu yüzden. Sonra bir gün, hiç üzerine düşünmediğim bir anda “Evreka! Bunun adı büyümek olsa gerek” diye çıkıverdi ağzımdan. İlk anda çok mantıklı gibiydi ama keşfim uzun sürmedi. Kendi kendime tezimi çürütecek birçok şey buldum. Çocukluğumda, şimdi benim bulunduğum yaşlarda olan kişilerin aslında beni büyümek üzere cesaretlendirdiğini, ümitlendirdiğini ve heyecanlandırdığını hatırladım. Bu nasıl olmuştu diye düşünüp onları zihnimde canlandırdım. Elbette mutlulardı. Hayallerine yakın olmanın şevki ve tutkusu kanatlarındaydı. İstediklerine doğru koşmuyor, adeta uçuyorlardı. Onlara özenerek ve hayranlıkla baktığımı ve bunu dün gibi hatırladığımı duyumsadım. İşte, büyümek değildi bunun adı. Öyle olsaydı, herkes için, her nesil için hisler silikleşirdi ve kaybedilirdi. Fakat onlar arzululardı; ben ve benim yaşımda olanlar ise değildik. Anladım ki tezim çürümüştü. Oysaki bunun adına büyümek deyip o duyguyu sineye çekmek kolaydı. Şimdi adını koyamadığım o duyguyu kollarımda avutmaya çalışmak zorundaydım.

Görsel: Pinterest

İnsan zamanla sakinleşiyor ve daha dengeli olgunca karşılıyor olabilir miydi hayatı? Soruya inanarak yanıt aramaya çalışınca mantıklı geliyor ama hayır. Hissizleşmekle sakinleşmek birbirinden farklı şeyler. Heyecanı, umudu, tutkuyu ve azmi yitirmeye yüz tutmanın ve hatta yer yer kaybetmenin bütün bunlarla hiçbir ilgisi olmadığını anlamam uzun sürmedi. Anladım ki cevabı yoktu. Çağımızın içine düştüğü bir bataklıktı bu. Ne acı ki, artık hayal kurmak ve belki onlara daha yakın bir yerde durmak bir anlam ifade etmiyordu. Akıl süzgecinden geçirilemeyecek ölçüde hayrete şayan bir durum olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

Bir zamanlar sadece ihtimali bile kalbi hızlandıran hayaller vardı. Gözleri kapatıp düşünmek yetiyordu daha hızlı koşmak için. İnsanın içinde çiçekler açtırır; düşüncesi gözleri nemlendirmeye yeterdi. Ne zaman bu noktaya gelindi, inanın, bilmiyorum. Ellerinden tutup bugüne taşıyamadığım her insan, her duygu için koca bir yas uyanıyor içimde. Özellikle de yalnızlığın bir tokat gibi kendini hissettirdiği anlarda nostalji kaçınılmaz oluyor. Eskiden izlediğim dizilerde, filmlerde, dinlediğim şarkılarda ve gittiğim yerlerde özümden parçaları arıyorum. Beni ben yaptığından ve hep öyle kalacağından emin olduğum değerlerimi bulmaya çalışıyorum. İnsan böylesine sakince ve fark ettirmeden sıyrılabilir mi geçmişteki hazinesinden? Birçok his silinip gitmişken, özlem duygusunu en derin şekilde hissetmek aslında daha kuytulara işliyor. Büyümenin acı çekerek özlemek dışında her duyguyu bu denli törpülememesini, gerçekliğe mil çekmemesini dilerdim. Eğer gerçek yanıt yaş almış olmaksa tabii ki… Yaklaştıkça uzaklaşmak, böyle bir duygunun içinde kendini, eski seni aramaya çalışmakmış, anladım. Anladım ama kabullenemedim. Hâlâ yaşıyor olmakla örtüşmeyen bir hissizliği elimde olmayarak ellerimde büyütmeyi ve bu ızdırabı sineye çekmeyi mantıklı bulamıyorum.

Çocukluğum bugünlerimi o taşkın duygusuyla görüp bana bir şeyler söylemek isteseydi, ağız dolusu sitem ederdi. Ben bunu düşündükçe bile, şimdi hissini yitirmiş hayallerime “olursa olur, olmazsa da önemli değil” demenin vahameti altında eziliyorum. Şevkle ve heyecanla tutunduklarımı iple sallandırmak eskiden ne kadar uzaktı; ihtimal bile değildi. Şimdi de o uzağın içinde olmak isterdim ama farkındayım ki o uzaklığın yakınında bile değilim.

Görsel: Pinterest

Bu farkındalığı göğüsleyip “tamam, madem böyleyse hayattan keyif almak için yeni yollar bulacağız” demek ve kilometreyi sıfırlamak düşünüldüğünden daha zormuş. Eski hissini, tutkunu, azmini, o halini bildikçe hatırladıkça bu yabancılıkla başa çıkmak akıl alır gibi değil. Kaybettiğini bilmek başka, onu dillendirmek başka; telaffuz etmekte bile güçlük çekilen bu yası yeni bir hayat modeline uyarlamak diye bir şey kabul edilebilir mi sahiden? Geçmişten kopamamayı bu sebebe bağlıyorum işte istemsizce. O günlerde sahip olduklarını hatırlamaya çalışmak ama aslında bir an bile unutmamak ne acı. Bu kadar tazeyse, onları niye yaşatamadığımı bilmek çok melankolik bir duygu.

Artık içimde kendim olmakla şimdiki ben arasında çizilmiş bir sınır var. Ne kadar yaklaşsam da, yakınından geçemiyorum. Bir yerde duruyorum, belki duraklatılıyorum. Sonra, çok derinine inemiyorum. İstiyorum ama istesem de inemiyorum. Bu, benimle arama mesafe koyuyor, ne yazık ki bunu derinden hissediyorum. Geçmişim hatırladıklarımla yakın gelse de, hissel olarak ancak bir yıldız selamı verebilir bana. Hâl böyleyken, eskiden olduğu gibi, ileriye atılma cesaretini ne verecekse, artık bir hışımla, telaş ve endişeyle onu arıyorum. İleride bir gün kaybettiğim her hissi esaretten kurtarabileceğim bir dünyayı imgeselleştiriyorum. Buraya aksettirdiğim her yanıtsız soruyu benimseyip öyle yol alıyorum. Rainer Maria Rilke’nin dediği gibi aslında:

“Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. Soruların kendisini sevmeye çalış; kilitli odalar veya yabancı lisanlarda yazılmış kitaplar gibi. Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilemez; çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Bu, her şeyi yaşama meselesidir. Şu anda soruyu yaşaman gerekiyor. Belki daha ileride, farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabı yaşarken bulacaksın”.2

Cevabın içinde olunca yeniden haz alabilmekle ilgili yeni bir hayal edindim kendime. Önceden durumları hayal ederdim, şimdi hissedebilmeyi imgeliyorum. Tıpkı kas hafızasını sıfırlamış uzuvlara yeniden can vermeye çalışan, durmadan idman yapan insanlar gibi, ben de tıpta adı olmayan bu hissizliğe antrenman yaptırmaya gayret ediyorum. Başka bir yolu olmadığını bilmek benzer çözümleri benimsemeyi kolaylaştırıyor. Kabullenmek hep başarmayı aşılıyor bir yerde; hatırlaya hatırlaya affettim aslında, işin özü bu. Masumiyete, derinden yankılanan hislerin semasına bir gün süzülebilme ihtimaliyle, kendi karşıma oturup onunla yeniden tanışmam gerekiyor. Ardından ona “dönmek kabiliyet değil zarurettir!”3 diye fısıldayacak, şimdi yasını tuttuğum her hissi ondan kendime kopyalayacağım.

Görsel: Pinterest

Evet, “Dönmek kabuliyet değil, zarurettir!”4 Kendime, özüme, hayallerime, hislerime. Yaşanacak tutku dolu geleceği yeniden hevesle kucaklayabilmek için, yeniden tanıştığım kendime bu cümleyi fısıldayacak ve devamını getireceğim:

İnsan nereye döner?
Döndüğü yer neresidir?
Geriye dönmek var mıdır?
Mümkün müdür?
Yoksa kader sadece ileriyi mi gösterir?
Geldiğin döndüğün yer orda mıdır, bekler mi?
Baksan görür müsün?
Kalbin dönerken pusulan mıdır?

Geçtiğin yerleri unutmadan, aynı yerlerden geçerek yine evin yolunu bulabilir misin?
Geçtiğin deniz, vardığın liman, bulduğun yuva seni hatırlar mı?
Seni koynuna alıp esirgeyip saklar mı?
Dönmek kabiliyet değil! Zarurettir…”
5

  1. İlhan, Attila. Mahur Beste. ↩︎
  2. Rilke, Rainer Maria. Genç Bir Şaire Mektuplar. ↩︎
  3. Ataş, Aytekin. Masumiyet (Innocence). ↩︎
  4. Ataş, Aytekin. Masumiyet (Innocence). ↩︎
  5. Ataş, Aytekin. Masumiyet (Innocence). ↩︎

Leave a Reply