8.30 dersine bir elimde soğuk kahvem bir elimde ise bilgisayar çantamda yetişmeye çalışırken seni ihmal ettiğimi düşünüp kızmışsındır belki ya da umursamadığımı varsaymış ve hatta zaten bir mektubu dahi hak etmeyecek kadar önemsiz olduğuna inandırmışsındır kendini. Fakat bu sebeplerden hiçbiri değildi sana seni anlatabilmek. Ben kendimi sana bir mektup yazmayı yetkili biri gibi görmüyordum. Yüzümü açıkça sana dönüp gözlerinin içine bakarak seninle konuşmaya pek belli etmediğimi biliyorum.
İçimde düşündüğüm ve düşlediğim problem ve sonuçları nasıl bir makara çözülmeden önce daha çok karışır ve o ipin ucunu bulabilmek için o makaranın düğümden daha karışması gerekir bu şekilde karıştırarak masaya koydum. Şimdi de bir avuç içi kadar olan problemler yumağı karşımda durmuş boyunun on misliymişçesine beni alaya alır gibi küçümseyici bir tavırla göz süzüyor. “Hey, sen!” diyor bütün çirkefliğiyle. Evet evet, sen! Omuzlarını öne çekmiş bu dünyada bir buğday tanesine dönüşmek istermiş gibi köşede kendini suyun akışına bırakma kisvesiyle un olacağı günü bekleyen sen.
Kaderin buğday tanesi olup toprağa karışmayı değil, kendi yangınında kavrulup ekmek olan fıtratınla sofralara dönüşmeyi özümsüyor. Çünkü senin kalbin un olmak için değil, maya olmak için atıyor.

Hepsini sindirdim ve çözüldüğü için işi bitmiş bir cinayet dosyası gibi polis departmanının bodrum katındaki arşivde bir kutuya kaldırdım desem de bana sakın inanmayın. Dosyanın orada durmasındansa arşivde dursun, gözden ırak gönülden ırak diye düşündüm. Hiç var olmamışçasına davranmaya çalışırken üzerine yeni tozlar eklenmesiyle daha görünür hale geldi. Sanırım mesele dosyayı çözüp çözmemekten değil dosyanın orada olduğunu inkâr etmekten doğuyor. Ben ise bütün bunları reddetmek istercesine yıllarca çözülemeyen, çözülemedikçe tozlanan, tozlandıkça geri dönüşüm olmaya adım adım yaklaşan tekrarlar silsilesinin varlığına inanmıyorum. Çünkü bu daha basit. Fakat bu süslü heybede tozlu dosyanın var olacağı ve gereksiz olmasına rağmen özensizce torbaya konulan ve gidilen her yere kan ter içinde kalmak suretiyle sürüklenen atılamayan atıkların çoğalması, insanda temizlik yapma isteği uyandırıyor. En azından gün doğumunun gün batımına karşı olan sonsuz mağlubiyetinin sebebini de böylelikle çözmüş oldum.
Bazı gülüşlerim çok mu rahatsız edici? Yoksa gülme eyleminin kendisi mi rahatsız edici? İnsanların gülümsemesinin ego savaşında bir kurşun olarak kullanılabileceği hiç muhtemel gelmemişti. Ta ki yaşayana kadar. Kıkırtının alter egoyu bu denli zehirlemesi bana da sürpriz oldu. Tabii, dosyanın ilk sayfasında problem gülüşün yakışıp yakışmamasından başladı. Genelde dünyanın bizim etrafımızda döndüğünü sanarız ve buna kendimizi inandırırız. Fakat insanı ipe götüren ve kendi içine kilitleyen yanılsama tam olarak budur. Dosyamı nihai sona erdirebilmek için ilk olarak ben merkezli çerçeveden bakma gafletinde bulundum. Her bencilin sonu iyiyi kendisine yorarken elbet kötünün de onu yakalayacağı ihtimalini düşünmemekti. Bu kervana katıldım, dört elle sarıldım. Ayılmam uzun sürdü çünkü fark ettim ki bu benim dosyamla alakalı değildi. Ben sadece çatlak bir ayna rolündeydim. Neyin nasıl algılanacağına göz karar vermez. Yaşantılarımız ve aşamadıklarımız belirler görüş mesafesini. Bu yüzdendir benim için yalnızca dudaklarımın arasından sızan bir ses öbeğini temsil eden kahkaha, başkalarının raflarında biriken eski dosyaların taşınması zor ağırlığıyla onların dünyasında kurşuna dönüşür.

Belki de bütün evrak işlerinin çevresinde düğümlenen makaralar ve raflara kaldırılan gülüşler farkındalık için görüş alanıma girmiştir. Çünkü toprağa düşmekten korkan buğday tanesi de, torbaya ezilip tıkılmış olan eski dosya da aynada çatlayan yüz de aynı hikayeyi fısıldıyor. Kendinle yüzleşmediğin her gün tozlaşma fiili devam edecek. Hayal kırıklıkları yeni korkuları dölleyecek ve bunun sonucunda potansiyel kaybı niteliğindeki zigot oluşacak. Yüzleşmeyi inkâr ettikçe yükün gramajı artıyor ve ilgili ağırlığın altında ezilmemek kaçınılmaz son haline geliyor. Gerçekte var olmayan suçun izini süren bir polis köpeği gibi önünü görmeden olmayan bir kokunun arkasında koşar bulur insan kendini.

Oysa maya yanarak kabarır, ayna kırıldıkça çoğalır ve dosya dağılınca toplanırdı. Belki toplanmanın ilk şartı dağılmanın göze alınmasından geçmektedir. Böylece düzen diye atfettiğimiz karışıklığın bozulması, bizi gizlenen anlamın yerleşme çabasından oluşan bütünleyici düzene götürür. Ve nihayet anlıyorum ki kırılmaktan korktuğu için çoğalmayı, yanmaktan korktuğu için kabarmayı reddeden ben kendi içimde duvarlarını maviye boyadım diye gökyüzü sandığım bir hücrenin içerisinde yaşıyormuşum. Güven duygusunun timsali olarak düşündüğüm mavi hücremin duvarlarını ben örmüşüm. Şimdi o duvarları birer birer söküyorum. Çünkü hakikatin göğü boyadığım duvar kadar parlak olmayabilir, fakat insan yalnızca süslenmiş bir yanılsamadan çok daha fazlasını vaat eden hava altında yaşamayı öğrenir. Şimdi o duvarlar sökülürken içime dolan serinlik acıtıyor ama acıdığı kadar yaşatıyor.
KAYNAKÇA:
Van Gogh, Vincent. Prisoners Exercising (After Doré). 1890, State Hermitage Museum, St. Petersburg.
Van Gogh, Vincent. Wheatfield with Crows. 1890, Van Gogh Museum, Amsterdam.
Wyeth, Andrew. Wind from the Sea. 1947, National Gallery of Art, Washington, D.C.





