Kırım Savaşı; 1853-1856 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu, Fransa, Büyük Britanya ve sonradan katılmasıyla Sardinya Krallığı ittifakı ile Rusya arasında gerçekleşen yakın çağın en büyük savaşlarından biridir. Bu savaş, ilk başta Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında yaşanan bir çatışma olarak başlamış ama sonra bu durumun ötesine geçerek Avrupa’nın büyük güçlerini karşı karşıya getiren uluslararası bir mücadeleye dönüşmüştür. Dönemin karmaşık diplomatik ilişkileri, dini rekabetleri ve imparatorlukların emperyalist politikaları bu savaşın zeminini hazırlamıştır.
Bir Dönüm Noktası Olarak Kırım Savaşı

Özellikle Rusya’nın Osmanlı üzerindeki nüfusunu arttırma çabaları ve kutsal yerler üzerindeki himaye iddiaları, krizi tetikleyen başlıca etkenler arasında yer alır. Ancak Kırım Savaşı’nı tarihsel açıdan asıl önemli kılan unsur; Avrupa’daki güç dengelerini köklü biçimde sarsması, Osmanlı İmparatorluğu’nun uluslararası hukuk düzleminde yeniden bir “Avrupa devleti” olarak tanınmasına zemin hazırlaması ve modern savaş anlayışının ilk örneklerinden biri olmasıdır. Aynı zamanda savaş; gazetecilikten sağlık hizmetlerine, diplomatik ilişkilere kadar birçok alanda modernleşme süreçlerini tetikleyen bir dönüm noktası olmuştur. Bu yazıda, Kırım Savaşı’nın çok katmanlı nedenleri detaylı biçimde ele alınacak, ardından savaşın Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa dengeleri açısından taşıdığı tarihsel ve siyasal önem irdelenecektir.
Kutsal Yerler Meselesi
Kırım Savaşı’nın görünürdeki kıvılcımı olan Kutsal Yerler Meselesi, Osmanlı toprakları içerisinde yer alan Hristiyanların kutsal mekânları üzerindeki dini himaye hakkı ve siyasi nüfuz mücadelesi etrafında şekillenmiştir. Kudüs, Beytüllahim ve Nasıra gibi şehirlerde bulunan kutsal kiliseler ve mekânlar, uzun süredir Katolik ve Ortodoks mezhepleri arasında bir çekişme konusuydu. Bir örnek vermek gerekirse Kutsal Kabir Kilisesi’ndeki “Kımıldamaz Merdiven” (The Immovable Ladder), bu statü karmaşasının ve mezhepler arası denge siyasetinin sembolik bir yansıması olarak değerlendirilebilir. 18. yüzyılda yerleştirilmiş bu basit tahta merdiven, kilisenin mezhepler arası hassas dengesini bozmamak adına yüzyıllardır yerinden oynatılmamış ve Osmanlı döneminde belirlenen “status quo” düzenlemeleri uyarınca dokunulmaz ilan edilmiştir. Status Quo düzenlemeleri ise Osmanlı Padişahı III. Osman, 1757 yılında bir ferman yayımlayarak kutsal mekânlardaki mevcut durumu (statüko) resmî olarak sabitledi. Ferman; hangi mezhebin hangi alanları kullanacağına, ibadet zamanlarına, bakım ve onarım haklarına dair o tarihteki fiilî durumu esas alarak her türlü değişikliği yasakladı.

Bu karar, özellikle Kutsal Kabir Kilisesi gibi ortak kullanılan yerlerde mezhepler arası çatışmaların önüne geçmek amacıyla alınmıştı. Bu 1757 fermanı, daha sonra 1852’de Osmanlı Devleti tarafından resmiyetle “Status Quo” politikası olarak yeniden teyit edildi ve hem Osmanlı’nın son döneminde hem de sonraki yönetimlerde fiilen uygulamada kaldı. Günümüzde ise İsrail ve Filistin’deki diğer Kutsal Mekanlar, bir dinin veya bir dine ait bir topluluğun yetkilileri tanınmış veya etkin mülkiyetinde olduğu için statükoya kabul edilmemiştir.
Bu mekânların statüsü ve kilitlerinin kimde olacağı gibi görünüşte sembolik meseleler aslında dönemin büyük güçleri arasında prestij ve nüfuz çatışmasına dönüşmüş durumdaydı.

Fransa, Katolikliğin koruyucusu olduğunu iddia ederek Latince ayin yapan Katoliklerin haklarını genişletmek ve Osmanlı üzerindeki etkisini artırmak istiyordu. Öte yandan Rusya, Ortodoks Hristiyanların koruyuculuğunu üstlenme iddiasıyla aynı bölgelerde Ortodoks kiliselerinin önceliğini talep ediyordu. Bu talepler, zamanla yalnızca dini değil; egemenlik alanlarını ve nüfuz sahalarını belirleme mücadelesine dönüştü. 1852 yılında Osmanlı yönetimi, uluslararası baskılar sonucunda Kutsal Kabir Kilisesi’nin anahtarını Katoliklere vermeye karar verince Rusya bu kararı kendi nüfuzuna yönelik bir saldırı olarak değerlendirdi ve diplomatik baskıyı arttırdı.
Eflak-Boğdan Krizi ve 1848-49 Mülteciler Meselesi: Osmanlı’nın Egemenliğine Yönelik Baskılar

Kırım Savaşı’na giden yolda bir diğer kırılma noktası Osmanlı Devleti’nin egemenlik hakları üzerinde şekillenen çok yönlü krizler zinciridir. Bu bağlamda hem Eflak-Boğdan’daki Rus işgali hem de 1848-49 Avrupa devrimlerinden kaçan Polonyalı ve Macar mültecilerin Osmanlı’ya sığınması süreci Rusya’nın Osmanlı üzerindeki baskısını artıran gelişmelerdir.
- Eflak-Boğdan Krizi

1853’te Kırım Savaşı’na yol açan fiili olarak doğrudan hamle Rusya’nın Osmanlı himayesindeki Eflak ve Boğdan beyliklerine askerî müdahalesidir. Bu iki prenslik her ne kadar iç işlerinde özerk olsalar da uluslararası hukuka göre Osmanlı Devleti’ne bağlıydılar ve Osmanlı padişahı tarafından atanan voyvodalar (beyler) tarafından yönetiliyorlardı. Rusya Kutsal Yerler Meselesi üzerinden Osmanlı’ya verdiği ültimatoma karşılık alamayınca Temmuz 1853’te bu iki prensliği fiilen işgal ederek savaşın fitilini ateşlemiş oldu.
Bu işgal, Osmanlı toprak bütünlüğüne ve hukuki egemenliğine açık bir saldırı anlamına geliyordu. Aynı zamanda bölgedeki Slav-Ortodoks halklar üzerinden bir pan-Slavist etki alanı kurmaya çalışan Rusya, bu müdahaleyle Karadeniz’in güney kıyılarına inmeyi ve Balkanlar’da kalıcı nüfuz elde etmeyi hedefliyordu. Bu durum, Osmanlı’nın Avrupa’daki meşruiyetini tehdit ettiği gibi İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı’ya fiili destek vermesini de hızlandırdı.
- 1848-49 Mülteciler Meselesi
Bu gelişmelerden birkaç yıl önce, 1848 Devrimleri’nin ardından Avrupa genelinde milliyetçi ve liberal hareketlerin bastırılmasıyla çok sayıda devrimci ve direnişçi lider, Osmanlı topraklarına sığınmak zorunda kalmıştı. Özellikle Avusturya ve Rusya’nın ortaklaşa bastırdığı Macar Devrimi sonrası, Macar komutanı Lajos Kossuth başta olmak üzere binlerce Macar ve Polonyalı mülteci, Osmanlı sınırlarına geldi.

Bu durum, Osmanlı açısından hem ahlaki bir sınav hem de diplomatik bir gerilim anlamına geldi. Zira Rusya ve Avusturya, bu mültecilerin derhal iadesini talep ettiler. Ancak Abdülmecid dönemin dış baskılarına rağmen bu talepleri reddederek mültecileri iade etmeyeceğini ve iltica hakkına saygı göstereceğini ilan etti. Bu karar, Avrupa kamuoyunda büyük yankı uyandırmış ve Osmanlı Devleti’ne yönelik olumlu bir imaj oluşturmuştu. Fakat aynı zamanda, özellikle Çarlık Rusyası nezdinde bir “aşağılama” olarak algılandı ve Osmanlı-Rus ilişkilerinde derin bir kırılma yarattı.

Osmanlı’nın bu kararı, aslında kendi topraklarındaki milliyetçi hareketleri desteklemekten çok uzakken egemen bir devlet olarak bağımsız karar verme iradesini ortaya koymuştu. Ancak Rusya, bu bağımsızlık göstergesini affetmedi ve sonraki yıllarda Osmanlı’ya karşı daha agresif bir tutum takındı. Bu nedenle, mülteciler meselesi doğrudan Kırım Savaşı’nın nedeni olmasa da Osmanlı-Rus ilişkilerindeki diplomatik çatlağı derinleştiren bir dönüm noktası olarak değerlendirilir.
Rusya’nın Ortodoksları Koruma İddiası ve Sıcak Denizlere İnme Politikası Yoluyla Osmanlı Üzerindeki Nüfuz Arayışı

Kırım Savaşı’nın yapısal nedenlerinden biri Çarlık Rusyası’nın Ortodoks Hristiyanları koruma iddiası üzerinden Osmanlı İmparatorluğu üzerinde nüfuz kurma arzusu ve bu yolla sıcak denizlere inme stratejisini gerçekleştirme çabasıdır. Bu iki unsur, dinî misyonla örtülmüş yayılmacı hedef ve stratejik coğrafi genişleme isteği, birbirine sıkı sıkıya bağlıdır ve savaşın diplomatik bahanesinden çok arkasındaki esas motivasyonları ortaya koyar.
Rusya, kendisini tüm Ortodoksların tabi olduğu koruyucu güç olarak konumlandırıyordu. Bu iddiayı Osmanlı’ya özellikle 1774 Küçük Kaynarca ile kabul ettirmişti ve hem imparatorluk içindeki Ortodoks tebaayı birleştirme hem de Osmanlı topraklarında yaşayan milyonlarca Ortodoks Slav halk (özellikle Balkanlar’daki Sırplar, Bulgarlar, Rumenler, Yunanlar) üzerindeki etkisini artırma amacı taşıyordu. Bu koruyuculuk misyonu doğrudan Osmanlı’nın iç egemenlik haklarını zayıflatmaya ve çok milletli yapısında dinî farklılıklar üzerinden iç işlerine müdahale etmeye yönelik bir alan tanıyordu.

1853 yılında Rus Çarı I. Nikolay, bu iddiasını daha ileri götürerek Osmanlı Devleti’nden imparatorluk içindeki Ortodoksların haklarının resmen Rusya tarafından garanti altına alınmasını talep etti. Bu talep, pratikte Osmanlı’nın tebaası üzerindeki egemenliğini paylaşması anlamına geliyordu. Osmanlı, bu öneriyi reddettiğinde bu reddin arkasında İngiltere ve Fransa’nın diplomatik desteği olduğunu bilen Rusya, krizi tırmandırarak Eflak ve Boğdan’ı işgal etti. Bu fiili adım, savaşın patlak vermesine doğrudan zemin hazırladı.
Ancak bu koruyuculuk iddiası, yalnızca bir ideolojik perdeydi. Asıl hedef, Karadeniz’in güneyinden başlayarak Boğazlar ve Akdeniz’e uzanan bir Rus nüfuz alanı yaratmaktı. Bu uzun vadeli dış politika amacı, Rusya’nın meşhur “sıcak denizlere inme” stratejisi çerçevesinde şekillenmişti. Karadeniz’in kuzey kıyılarını tamamen kontrol eden Rusya, donanmasını sürekli buzla kaplı olan Baltık Denizi yerine, yıl boyunca kullanılabilir olan Akdeniz limanlarına ulaştırmak istiyordu. Bu hem ekonomik hem de askeri bakımdan bir zorunluluktu. Bu nedenle İstanbul ve Çanakkale boğazlarının kontrolü Rusya için yalnızca jeopolitik bir tercih değil bir güvenlik ve yayılma meselesi haline gelmişti.

Bu bağlamda Rusya, Ortodoksların haklarını koruma bahanesiyle hem Osmanlı’nın iç işlerine müdahale etmeye çalıştı hem de Boğazlar ve Balkanlar üzerinden Avrupa’nın güneyinde stratejik nüfuzunu genişletmeyi hedefledi. Bu politikaların Osmanlı’daki çok dinli yapıyı istikrarsızlaştırma potansiyeli diğer Avrupa devletlerini de endişelendirdi. Özellikle İngiltere, Hindistan’a giden yollar üzerindeki Osmanlı topraklarının Rus kontrolüne girmesini bir tehdit olarak algıladı ve Fransa’yla birlikte Osmanlı’nın yanında savaşa girme kararı aldı.
Osmanlı’nın Vaka-i Hayriye’den Bu Yana Askeri Zafiyeti

II.Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı tamamen ortadan kaldırması her ne kadar merkezi otorite açısından bir zafer olsa da Osmanlı ordusunun yüzyıllardır alışık olduğu kurumsal yapıyı bir anda yok etti. Yerine kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye disiplin ve eğitim açısından modernleşme hedeflese de ilk yıllarda ne subay kadrosu ne de teknik donanımı yeterliydi. Bu boşluk, Osmanlı ordusunun ani bir çekirdek değişimi yaşamasına sebep oldu. Eğitim sisteminin oturması, lojistik düzenin kurulması ve Avrupa tarzı talim disiplininin yerleşmesi uzun yıllar aldı. Öyle ki yeni ordu daha kuruluşunun ikinci yılında 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nda sahneye çıktı.
Ancak bu savaş, Osmanlı askeri sisteminin yetersizliklerini tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Örneğin Türk ordusunun aksine Rus ordusu daha disiplinli, iyi donanımlı ve Sanayi Devrimi’nden gelen lojistik imkânlarla desteklenmişti. Her ne kadar Osmanlı 1839’dan itibaren bir reformlar silsilesi geçirse de ordu üzerinde iki adet çözülememiş temel sorunu vardı. Bunlar bürokratik altyapı ve mali yönetim ile lojistiğin yetersizliği ile askeri teknik, disiplin, eğitim ve ekipmanların yetersizliği idi. Dolayısıyla 1850’lere gelindiğinde Osmanlı ordusu kâğıt üzerinde reform görmüş olsa da sahada hâlâ Rusya gibi sanayi gücü yüksek bir orduya karşı savunmasızdı. Bu zafiyet Rusya’nın Osmanlı üzerindeki baskılarında önemli bir cesaret unsuru oldu ve Menşikov misyonu gibi diplomatik hamleleri daha tehditkâr hale getirdi.
Menşikof’un Misyonu

Kutsal Kabir Kilisesi’nin anahtarlarının Katoliklere verilmesinden sonra Rusya, Osmanlı’ya doğrudan baskı yapmak ve taleplerini kesin bir anlaşmaya bağlamak amacıyla hem donanma komutanı hem de Çar’a yakın güvenilir bir devlet adamı olan Prens Aleksandr Sergeyeviç Menşikov olağanüstü elçi sıfatıyla İstanbul’a gönderildi. Mart 1853’te İstanbul’a gelen Menşikov’un görevinin yalnızca Kutsal Yerler Meselesi’ni çözmek olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Resmî talep, Osmanlı topraklarında yaşayan tüm Ortodoksların haklarının uluslararası bir belgeyle ve süresiz olarak Rusya’nın garantörlüğü altına alınmasıydı. Bu madde kabul edilirse Rusya, Osmanlı iç işlerine hukuken müdahale etme hakkı kazanacaktı.

Menşikov, müzakerelerde sert ve küçümseyici bir üslup benimsedi. Osmanlı Hariciye Nazırı, Fuad Efendi’yi görevden aldıracak kadar ileri gitti. Bu, Osmanlı heyetinde büyük bir diplomatik gerginlik yarattı. Tavrı, klasik müzakere yöntemlerinden ziyade ültimatom niteliğindeydi: Talepler kabul edilmezse sonuçlarının ağır olacağı açıkça hissettiriliyordu. Sultan Abdülmecid ve Sadrazam Mustafa Reşid Paşa, Menşikov’un tekliflerinin doğuracağı egemenlik kaybını çok iyi biliyorlardı. İngiltere’nin İstanbul’daki büyükelçisi Stratford Canning, Osmanlı yönetimini talepleri reddetmeye teşvik etti. Fransa da Katoliklerin haklarını savunma bahanesiyle Osmanlı’nın yanında yer aldı.
Osmanlı, Rusya’nın garantörlük talebini kesin bir dille reddetti. Bunun üzerine Menşikov, Mayıs 1853’te İstanbul’dan ayrıldı. Ayrılışından yalnızca iki ay sonra Rus ordusu Eflak ve Boğdan’ı işgal etti ve Osmanlı’nın savaş ilan etmesiyle Kırım Savaşı başladı.
Kırım Savaşı’nın Önemi

Savaşın en önemli sonuçlarından biri, Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyıldan beri giderek zayıflayan diplomatik konumunu geçici de olsa güçlendirmesi ve uluslararası hukuk düzleminde yeniden bir “Avrupa devleti” olarak kabul edilmesidir. 1856 Paris Antlaşması ile Osmanlı, Avrupa devletler hukukunun koruması altına alınmış, toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığı büyük güçler tarafından garanti edilmiştir. Bu durum, Osmanlı’nın o döneme kadar büyük ölçüde tek başına yürüttüğü diplomasi yerine çok taraflı ittifaklara dayalı bir dış politika çizgisine geçişinin simgesi olmuştur.
Savaşın modern savaş anlayışına katkıları da dikkate değerdir. Demiryolları ve buharlı gemilerin lojistikte etkin kullanılması, telgraf aracılığıyla cephe ile merkez arasında hızlı iletişim sağlanması ve cepheye düzenli ikmal hatlarının kurulması, 19. yüzyıl savaş teknolojisinin pratikte ilk defa bu ölçekte uygulanmasını sağlamıştır. Ayrıca savaş muhabirliği ve fotoğrafçılığın gelişmesi, kamuoyunun cephedeki gelişmeleri anlık olarak takip edebilmesine imkân tanımış; böylece savaş, yalnızca diplomasi ve orduların değil; aynı zamanda basının ve kamuoyunun da şekillendirdiği bir olaya dönüşmüştür. Florence Nightingale ve benzeri öncülerin çalışmaları, modern hemşirelik ve sağlık hizmetlerinin savaş ortamında nasıl örgütlenebileceğine dair kalıcı bir miras bırakmıştır.
Kırım Savaşı, Avrupa güçler dengesi açısından da kırılma yaratmıştır. Rusya, Paris Antlaşması ile Karadeniz’de donanma bulundurma hakkını kaybederek bölgedeki askerî varlığında ciddi bir kısıtlamaya uğramış ve bu durum Karadeniz’in tarafsızlaştırılması ile sonuçlanmıştır. İngiltere ve Fransa; Osmanlı toprak bütünlüğünü koruma gerekçesiyle Ortadoğu ve Akdeniz’deki nüfuzlarını artırmış, bu da ilerleyen yıllarda bölgeye yönelik emperyalist politikalarının altyapısını oluşturmuştur. Sardinya Krallığı’nın savaşa katılımı ise İtalya’nın siyasi birliğinin önünü açan diplomatik kazanımlar sağlamıştır.
Savaş, aynı zamanda “Doğu Sorunu” çerçevesinde Osmanlı topraklarının geleceğinin Avrupa diplomasisinin merkezine oturduğu bir dönemi başlatmıştır. Bu süreçte Osmanlı’nın varlığı, kendi gücündense büyük güçler arasındaki dengelerin sürdürülmesine bağlı hale gelmiştir.
Kaynakça
Badem, Candan. Kırım Savaşı ve Osmanlılar. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017.
Karal, Enver Ziya. Büyük Osmanlı Tarihi. Cilt 1, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2011.
Keleş, Emrah. Osmanlı, İngiltere ve Fransa İlişkileri Bağlamında Kırım Savaşı. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Basılmamış Doktora Tezi, 2009.
Kurat, Akdes Nimet. Rusya Tarihi: Başlangıçtan 1917’ye Kadar. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2020.
—. Türkiye ve Rusya (XVIII. Yüzyıl Sonundan Kurtuluş Savaşına Kadar Türk-Rus İlişkileri). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2011.
Küçük, Cevdet. “Abdülmecid.” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 1, Türkiye Diyanet Vakfı, 1988.
Önenç, Ahmet Fethi. “Kırım Deniz Savaşları.” Savaştan Barışa: 150. Yıldönümünde Kırım Savaşı ve Paris Antlaşması (1853-1856), bildiriler, 22-23 Mayıs 2006, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Araştırma Merkezi, 2006, ss. 151-172.
Özcan, Bülent. “Osmanlı Devleti’nin Rusya’ya Yönelik Dış Politikası (19. yüzyıl ve 20. yüzyıl Başı).” Türk Dış Politikası (Osmanlı Dönemi), İstanbul: Gökkubbe Yayınları, 2010.





