GazeteBilkent kampüs birimi olarak geçen sene okulumuz hocalarıyla mülakat yapmaya başlayarak merak ettiğimiz sorulara yanıt bulduk. Ne yazık ki geçen sene ülkemizin içinde bulunduğu koşullardan kaynaklı 2025 yılının şubat ayında yaptığımız bu mülakatı yayınlayamamıştık. Bu mülakatla beraber okulumuzun hocalarıyla yaptığımız mülakatları yayınlamaya başlıyoruz. Umarız ki mülakatları keyifle okursunuz. Hem akademik açıdan hocalarımızın çalışmaları hakkında merak ettiğiniz sorulara yanıt bulur hem de hayata dair sorularla kendinize çizdiğiniz yolda hocalarımızın tecrübelerinden faydalanırsınız.

Bu mülakat Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü akademisyeni İlker Aytürk ile şubat 2025’te yapılmıştır.

18 yaşında bölüm seçmek oldukça zor. Birçok genç kendini bile tanımıyorken hayatını geçireceği mesleği seçmeye çalışıyor. Siz lisans eğitiminizi ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamlamışsınız. Sizce nasıl en doğru tercih yapılabilir?

 En doğru tercih diye bir şey yok. Burada biraz şans faktörü var. Mesele hayatta mutlu olacağınız şeyi yapmak. Bence mutlu olacağınız şeyi bulmak zor değil. Gününüzün çoğunu ne ile geçirdiğinize bakmanız lazım.Yani spor haberlerini çok fazla takip eden biri sporla ilgili bir iş yapmalı.Bu yemek programlarını takip etmek olabilir ya da bambaşka bir şey de olabilir.Herkes hobisiyle ilgili bir yöne doğru ilerlemeli ve her hobi aslında bir akademik çalışma alanına dönüştürülebilir.O yönde giderseniz doğru tercihi yapabilirsiniz. Akademide var olmak istediğime ne zaman karar verdim? Akademide yer almak istediğime üniversite birinci sınıfın sonunda karar verdim. Üniversiteye uluslararası ilişkiler okumak üzere başladım. Çok istemeden yaptığım bir tercih oldu, belki onu sonra konuşuruz. Madem bu bölüme başladım o zaman diplomat olacağım diye düşündüm. O zamanlarda, çok eski yıllarda oluyor tabii, Soğuk Savaş yeni bitmişti. ‘’Soğuk Savaş sonrası Türkiye ne olacak, Türkiye’nin NATO’da yeri var mı?’’ diye bir projesi vardı bölümün. O proje kapsamında Dışişleri Bakanlığı’nda bir sürü mülakat yapılıyordu. Öğrencilerden de rica ettiler. Takımlar kuruldu, hep birlikte gidip büyükelçilerle mülakatlar yapıyorduk. Gidip gördüğümde ben bakanlığı hiç sevmedim. Yani o benim şahsi görüşüm tabii. Başkası da çok sevmiştir. Hiç sevmedim ve şöyle oldum: Ben bu işi yapmak istemiyorum. ‘’Tamam, kafamdaki diğer işe döneyim. Ben en iyisi akademide kalayım.’’ dedim.

Sizce akademiye yönelmek isteyen birinin hangi özellikleri olmalı?

Akademide çalışmak isteyen biri kesinlikle meraklı olmalı. AI dünyasında akademi hangi ölçüde kalacak, nasıl şekillenecek bilmiyoruz. Üniversite dediğimiz şey çok büyük ölçüde 19. yüzyıldan günümüze gelmiş bir kurum. Onun öncesinde bugünkü anlamıyla üniversite tam olarak yok. Dolayısıyla bunlar şekil değiştiren kurumlar. Muhtemelen bugünkü üniversiteler de şekil değiştirecekler.Yani gelecekte bu işi yapmak isteyen insanlar yeni ortama ayak uydurabilmiş, uyum sağlayabilmiş kişiler olmalı. Aksi takdirde insan niye akademide kalsın ki? Akademi zor bir yer. Sevmeden yapılacak bir iş değil, öyle söyleyeyim. Karşılığında büyük bir para kazanmıyorsunuz. Bazı alanları istisna edelim tabi. Tıpta, psikolojide, hukukta, mühendisliğin çeşitli alanlarında çalışma konusundan olağanüstü paralar kazanmak mümkün ama siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, tarih, beşeri bilimler gibi alanlarda bu pek mümkün değil. En azından benim bildiğim kadarıyla değil. Dolayısıyla insanın severek yapması gerekiyor. Hep söylediğim şey, ben üniversitenin bana verdiği paranın dörtte birine de bu işi yaparım, çünkü başka bir iş yapmak istemiyorum. Bir süre sonra parasından çok insan bu işi zevk aldığı için yapmaya başlıyor. Buna hazır olarak gelmesi lazım o kişinin.

Akademi yolu denildiği gibi sancılı mı?

Çok… Hiç kolay bir şey değil. Bir kere öyle düz ve kolay bir yol değil. Bir çok engebe var. İnsanın sinirlerinin sağlam olması gerekiyor. Öncelikle düzgün insanlarla ve iyi ortamlarda çalışmak önemli, özellikle doktorada çalışacağınız akademisyen çok önemli.. İkinci olarak da mümkün olan en iyi üniversitede yüksek lisans ve doktora yapmak hedeflenmeli. Doktorada birkaç ders aldıktan sonra tek bir tez hocasıyla 3-4 yıl çok sıkı çalışmanız gerekiyor. O kişi manyağın teki olabilir, eziyet edebilir, duvar gibi olabilir. Yahut çok harika bir insan olabilir. Alanında en iyi olan kişinin aynı zamanda da iyi bir insan olacağına dair hiçbir garanti yok. Dolayısıyla işin o kısmı sancılı olabilir, çok zevkli de olabilir ve bilemezsiniz yani.

Çoğu insan 20’lerinin başında kendini kaybolmuş hissediyor.Özellikle bizim çağımızda herkese ve her hayata erişmek yetersizliklerine sebep oluyor.Size göre bunlarla nasıl başarılı çıkılabilir? Siz bu dönemde gençliğinizi yaşasaydınız sosyal medyanın getirdiği bu hislere karşı kendinizi nasıl korurdunuz?

Hiçbir fikrim yok.Yani kendimi nasıl korurdum bilmiyorum. İnanılmaz bir bilgi akışı var orada ve kendimi oradan koruyamazdım, ona kapılırdım. Ona kapılmak çok kolay bir şey. Dolayısıyla sizi çok iyi anlıyorum. Bundan kaçınmak da ne kadar akıl kârı ondan da emin değilim. Mesela kendimizi Instagram’dan, Twitter’dan, Facebook’tan yalıtmayı deneyelim. Hatta siz artık daha yeni şeyler kullanıyorsunuz. Facebook eski bir jenerasyonun kullandığı bir platform haline geldi. Instagram bile anlaşılan gittikçe geri kalıyor. Twitter galiba popülerliğini yitirmeyen bir uygulama. Bütün bunlardan insanların izole olması mümkün değil çünkü orada yepyeni bir şey oluyor. İnsanlık tarihinde öncelikle neolitik devrim oluyor. Arkasından bir endüstri devrimi geliyor. Şu anda ise büyük bir dijitalleşme ve komünikasyon devrimi yaşanıyor. Belki farkında değilsiniz ama bunun tam ortasındayız. Bu olağanüstü bir dönüşüm ve insan toplumlarını bambaşka bir şeye dönüştürecek. Dolayısıyla bundan kaçmak çok akıl kârı değil. Sonuç olarak kendimizi bu dünyadan izole etmeye çalışmayalım.

20’li yaşlarımda iyi ki yapmışım dediğiniz bir şey var mı?

İyi ki eşimle tanışmışım. Tabii, o zamanlar kız arkadaşımdı. Onunla tanışmak 20’lerimde başıma gelen en iyi şeydi. Bir de ODTÜ’de okumanın avantajlarını gördüm. ODTÜ’nün kampüsü inanılmaz eğlenceliydi. Hala da öyledir. Açıkça söyleyebilirim ki beni ODTÜ baştan aşağı yeniden kodlamıştır. Fakat ODTÜ’nün kulüplerinden çok faydalanamadım, pek aktif olamadım. Bu pişmanlıklarımdan biridir. Ek olarak o dönemde Almanca öğrenmeye giriştim, o iyi oldu galiba. Bir de benim her dönem bir hobim vardı. Mesela üniversitenin ilk yılında başladığım bir sikke koleksiyonum vardı. O beni ayakta tuttu, ilerletti. Şu anda bile her gün yarım saatimi bu hobime ayırırım. Her akşam katologları açar bakarım. Bu şekilde bir hobinizin olması insanı diri tutar, yaşama bağlar, bir nefes alma imkanı verir.

Gençlere ne tavsiye verirsiniz? Eş seçimi, yaşanan hayat stili vs. nasıl seçilir?

Öyle büyük tavsiyelerim yok. ‘’Şunu yapmalısınız, bunu yapmalısınız.’’ diyemem. Yani herkes, her koyun kendi bacağından asılır. Mutluluğun bir tane tarifi yok. O tarifi sizin kendiniz bulmanız gerekir. Kimi insan çok çalışmayı sever, kimi insan çalışmayı olabildiğince dar bir alana sıkıştırıp kendine zaman ayırmayı sever. ‘’Yok efendim disiplinli olun, yok efendim iyi eş seçimi çok önemli.’’ gibi şeyler söyleyemem. Bir de şunu baştan kabullenmek lazım: Hayat bizi sık sık çok mutsuz edecek. Yani o mutsuzlukla sanki o yokmuş gibi ona rağmen yaşamayı öğrenmek lazım. O yüzden mutlu edecek şeyleri çok sıkı geliştirmek gerekiyor. Hobi mesela çok önemli. Daha önce de dediğim gibi sizi hayata bağlar.

Sizi çalıştığınız alanlara yönlendiren durumlar ve motivasyonunuz neydi?

Ben feci şekilde arkeoloji okumak istiyordum.Hala da geriye sarabilsem hayattaki bu birinci büyük hatamı düzeltmek isterdim.Fakat kendi ailem başta olmak üzere bütün dershane hocalarım, okulum, herkes bir araya gelip ”Sen deli misin? Bu puan yakılır mı? Ne işin var arkeolojide?” deyip beni o yılların çok parlak bir bölümü olan Uluslararası İlişkiler bölümüne yönlendirdiler. Uluslararası İlişkiler bölümüne girdim ve daha dakika bir ben o alanı hiç sevmediğimi fark ettim. Uluslararası İlişkilerci arkadaşlara bir şey söylemek istemiyorum. Beni çekmiyordu. Benim ilgilendiğim alanlara oldukça uzaktı. Ben tarih ve edebiyat seviyordum. Bu iki alanda da benim arkeolojide çok iyi tatmin etmem mümkündü. Ben bunu kaçırdım. Dolayısıyla ODTÜ Uluslararası İlişkiler’de daha girdiğim birinci seneden itibaren elimden geleni yapıp Uluslararası İlişkiler bölümü müfredatı içinde kendime bir alan açtım. Ve o alanı kendi istediğim derslerle doldurdum. Bizim bölümün müfredatı da çok uygundu çünkü seçmeli ders sayısı çok fazlaydı. Ve bunların neredeyse tamamı bölüm dışı seçilebiliyordu. Yani ben gidip iktisattan, kamu yönetiminden, sosyolojiden dersler aldım. Bana çok iyi geldi bu dersler. Beni kurtardı yani. Yoksa ben sürekli güncel diplomasi, dış politika okumaya dayanamazdım. Tabii bugün Uluslararası İlişkiler bölümleri artık benim zamanımda olduğu gibi değil. Günümüzde çok daha iyi anlatılıyor ama benim okuduğum zamanlarda sevmediğim tarzda bir uluslararası ilişkiler anlayışı vardı. Beni iten şey de o anlayış oldu. Arkasından üniversitenin son senesi bu büyük hatadan dönmeye kesin kararlıyım. ‘’Ben tarih bölümünden ilerleyeceğim.’’ dedim kendime. O sırada Bilkent Tarih yeni kurulmuştu. Başına Halil İnalcık gelmişti. Türkiye’de büyük bir sükse yapmıştı. Ben de o programa başvurdum. Mülakata geldim. Halil Hoca ve bütün takım karşımda oturuyordu.Mülakat yapıldı.Halil Hoca direkt ‘’Biz seni aldık.’’ dedi. Yıllardan 95’ti. Ben uça uça ODTÜ’ye geri döndüm. Bölümde o zaman asistan olan şu anda da profesör olan bir hocamızla karşılaştım. ‘’Hocam, müjde ben Bilkent’e gidiyorum.’’ dedim. ‘’Bilkent’te Osmanlı tarihi çalışmalarında master’a başlayacağım.’’ Hoca durdu ve dedi ki ‘’Halil Hoca gelmiş 78 yaşında ya emekli olur ya da ölür kısa süre içerisinde. Gel, master’a, doktora’ya burada devam et.’’. Bir hata hayatta kaç kere yapılır? Ne yazık ki bir kaç defa yapılabilir ve ben Bilkent Tarih’e gitmeyerek aynı hatayı ikinci defa yaptım. Ama tabii burada hayatta bir takım güvensizliklerin de rolü var. Böyle çok varlıklı bir aileden gelirsin, parayla ilgili problemlerin olmaz, ailen sana zaten yeterince destek oluyordur. İşte o zaman umursamazsın böyle şeyleri. Benim için ise aileme daha fazla yük olmamak çok önemliydi ve ben de aynı hatayı ne yazık ki tekrar yaptım. O yıl Uluslararası İlişkilerde yüksek lisansa başladım. Artık delirecektim ama yaptım bu hatayı fakat sonunda doktorada tarih alanına kaymayı başardım. İnsan bir şekilde kendi yolunu buluyor. Bir de dediğim gibi sikke biriktiriyor olmak beni yüksek lisans yaptığım dönem delirmekten kurtarmıştı. Anadolu Medeniyetler Müzesi’ne kayıtlı bir koleksiyonerim ben. Bu hobi benim arkeolojiyle ilgili tarafımı tatmin etti. Evet, sonuçta arkeolog olamadım ama bağımı da koparmamamı sağladı.

Boş zamanlarınıza sizi en çok ne motive eder?

Ne mi motive eder? Hiçbir şey motive etmez. Boş zamanım varsa boş geçirmeyi çok severim. Ben hastalık derecesinde bir YouTube izleyicisiyim. İdeal emeklilik hayalim de o. Bütün gün YouTube’da içerik tüketmek. Orada olağanüstü bir dünya var.Benim de ilgilendiğim alanlarda videolar var.Onları takip ederim. Birbiri arkasına saatlerce YouTube programı izleyebilirim yani.

Peki hocam takip ettiğiniz içerikler ne tarzda? Kanallardan söylemek istediğiniz var mı?

Bir kere Türk siyaseti üzerine her an bir şey izliyorum YouTube’da. Yemek yaparken izliyorum, kahvaltı hazırlarken izliyorum. O aralar çok iyi oluyor çünkü eller meşgulken yanı sıra dinlemek harika oluyor. Bir kere Türk siyaseti ile ilgili videoları izlemeyi çok seviyorum. İki, hiç kaçırmadan izlediğim bir seri var, maalesef Türkiye’de hala yok bu seri. Türkiye’de neden olmadığı da çok ilginç. İngiltere ve Amerika’da vardır. Antiques Roadshow diye bir program var. Bu bir kumpanya. Kasabadan kasabaya giderler. Önceden ilan edilir ve kasabanın sakinleri evinden bir tane antika getirir değerlendirilmesi için. Bunların içinden seçilen 10-15 tanesi programa çıkartılır, antika eser tanıtılır falan filan. Bu benim hastası olduğum bir program. Her yeni bölümünü izlerim. Geçmiş bölümlerini geriye doğru izliyorum. Aynı anda dediğim gibi hem İngiltere’de hem de Amerika’da var. Kanada’da var bir de galiba. O mesela hiç kaçırmadığım bir şey. Aklıma gelenler bunlar şu anda.

Farklı ideolojileri çalışmak dünya görüşünüzü nasıl etkiledi?

 Doğruyu söylemek gerekirse çok etkilemedi. İdeolojileri de çalıştım. Bir dünya görüşüne de sahip oldum. İkisi ayrı şeyler. Bence siyaset bilimci olmanın bir gereği de şey zaten. Siyasete büyük bir ilgim var benim. Kendi siyasi görüşlerim de çok güçlü görüşler ama bu görüşlere rağmen insanın bilim insanı olarak kalabileceğine inanıyorum. Yani yüzde yüz tarafsızlık mümkün bir şey değil, tabii. Bunu kimse yapamaz ama bunun için çabalanabilir. Ben çok sıkı çabaladığımı düşünüyorum. Siyasette, siyaset değerlendirmesinde hak yememeye çok önem veririm. İlla arada kaçıyordur ama benim önem verdiğim bir konu tarafsızlık. Bunun da bir yere kadar başarılabileceğine inanıyorum. Bu ikisini ayırmak gerektiğine inanıyorum. Siyasal düşünceleri çalışmak benim görüşlerimden ayrılması gereken bir konu.

Dünyadaki muhafazakar görüşlerin ve populizmin artması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Dünyada muhafazakar görüşler artmıyor. Dünyada büyük bir kültür devrimi yaşanıyor şu anda. Birkaç şey aynı anda yaşıyor. Bir yandan AI geliyor. Diğer taraftan, dalga dalga Amerika’dan yayılacak olan uç sağ hareketi geliyor. Onlar buna disruption diyorlar, tam anlamıyla o. Yani alt üst etme, var olan düzeni yıkma. Devrimci bir şey bu aslında. Düzeni yıkmak istiyorlar ama yerine ne koyulacağını da henüz bilmiyoruz. Deneyerek yapar bakar görürüz. Şu bir gerçek ki, büyük bir alt üst oluş dönemine giriyoruz. Hatta girdik bile. Dijitalleşme ve komünikasyon-iletişim devrimine deaha önce değinmiştim kısaca. Bu büyük dönüşüm karşısında insanlar elde olmadan dehşete kapılıyorlar. Kontrol edemediğimiz, bireysel olarak direnemediğimiz, akıntısına kapıldığımız bir devrim bu. Ve popülist liderler bu korkulardan, endişelerden çok faydalanıyorlar. Bunu tehlikeli buluyor muyum? Bilmiyorum. Alışık olduğumuz konforu ortadan kaldıran bir şey olarak görüyorum. Alıştığımız dünya ortadan kalkıyor. Onu bir daha görmeyeceğiz. Yani son günlerini görüyoruz. Yepyeni bir düzene doğru gidiyoruz ve orada ne yaşayacağımızı henüz bilmiyoruz. Çok kötü şeyler de yaşayabiliriz. Sandığımız kadar kötü de olmayabilir. Belki beklediğimizden daha iyi çıkar. Göreceğiz onu ama yani şu an için bir sürpriz durumu var.

 Hocam, bahsettiğiniz değişim hareketi özellikle sosyal medyada popüler hale gelen trade wife akımını kapsar mı? Bu hareket kadınların tekrardan evlerine dönüp geleneksel rollerini yapmalarını savunan bir hareket. Bir de aşırı ırkçı söylemlerin de sosyal medyada yer kapladığını ve takipçi elde ettiklerini görüyoruz. Dünyanın yaşadığı bu hareket eşitlikçiliği ve kapsayıcılığı yıkmaya çalışan bir hareket mi?

18.yüzyıldan bu yana dünyada değişimin vektörü aydınlanma hareketi tarafından belirlendi. Aydınlanmanın ne olduğunu biliyorsun. Aydınlanma hereketi İskoç aydınlanmasından başlar. 17.yüzyıl, 18.yüzyılda alevlenir. Fransa’da dev bir harekettir, Hollanda ayağı da var.Bunun temeli eşitlik prensibidir, eşitliğin dalga dalga yayılması. Önce aristokrat ve sıradan vatandaş farkının ortadan kalkması, zamanla dinler farkının kalkması, zamanla ırklar farkının kalkması, zamanla toplumsal cinsiyetler farkının ortadan kalkması, zamanla sosyal sınıf yani işçi, burjuvazi farkının ortadan kalkması. Daha doğrusu bunların ortadan kaldırılmaya çalışması. Peki bunun amacı neydi? Sürekli olarak özgürlükleri genişletmek. Aydınlanma’dan sonra bu güne kadar ilk defa eşitliğin o kadar da önemsenmediği bir dönemdeyiz. ‘’Hatta eşitlik kötüdür.Eşitlik adil değildir.Eşitlik yanlıştır.’’ diyen ve bunu farklı farklı tonlarda, farklı farklı konularda söyleyen pek çok yeni akım türedi. Bir iki tanesini sen saydın. ‘’Çalışacağım da ne olacak?’’ diyen kadınlar, ‘’Alevi’ye hakaret etsem ne olacak? O da herhangi bir inanç anlayışı değil mi?’’ diyenler, ‘’Siyahla dalga geçme hakkım niye yok?’’ diyenler… Bunun aslında yeni bir adı da var.Buna Dark Enlightenment deniyor. Dark Enlightenment benim en nefret ederek ama en heyecanla takip ettiğim akım. Aslında hayatta inandığım her şeyin tersi. Benim açımdan Dark Enligtenment şu anda yükselen ve mutlaka çalışılması gereken bir akım. Örneğin J.D. Vance bunun baş savunucularından bir tanesi. Bu akımın ilerleyişini ve etkilerini ileride hep beraber göreceğiz.

Türkiye’de devlet geleneğin çöküşünü ve kurumların içinin boşaltılmasını görüyoruz. Sizce bu durum ilerde neler doğuracak?

 İleride olabilecek bir değişimde bu enkazı nasıl temizleyebiliriz? Yani Türkiye’den geriye ne kalacak onu bilmiyoruz. İyi gitmediğimiz kesin. Şu anda yeni bir otoriterleşme dalgası yaşıyoruz zaten. Özellikle son iki aydır. Bu dalga kalıcı bir dalga mı yoksa geçici bir dalga mı? Henüz bilmiyoruz ama bittiği noktada yani dalga durulduğu noktada demokratik özgürlükler alanı daha da daralmış olacak. Belki bayağı daralmış olacak. Ne durumda olacağız onu göreceğiz. Bundan bir çıkış var mı? Her zaman için bir çıkış vardır. Peki o çıkıştan çıkabilir miyiz? Onu bilmiyorum. Bunun bir garantisi yok. Bu tamamen dış faktörlere, iç faktörlere, pek çok şeye bağlı. Bu muhalefetin önüne geçebilecek bir lider çıkabilecek mi? Ona da bağlı. Türkiye çok örgütsüz bir toplum. Örgütsüz toplumlarda böyle otoriterleşme dalgalarını durdurmak çok zor. Yani herkes bir takım partilerden bir şeyler bekliyor. İktidarın demokrasiden vazgeçtiği bir ortamda siyasi partilerin yapabileceği çok fazla bir şey olduğunu zannetmiyorum. Burada ancak halk örgütlenmeleri bir dur diyebilir. O da yoksa biraz zor.

Hayatınızda sizi çok etkileyen ya da dönüştüren yazarlar, sanatçılar ya da eserler var mı?

Ben iyi Türkçe yazmaya çok önem veririm ve Türkçe yazmayı Türk klasiklerini okuyarak öğrendim. Anımsadığım bazı uzun yaz tatillleri var. O tatillerde yetmiş seksen kitap okumuşumdur toplamda. Belki daha fazla. Yüzün üzerinde bile olabilir. Reşat Nuri Güntekin’in ve Refik Halit Karay’ın galiba tüm kitaplarını okudum. Bana kalırsa Reşat Nuri’nin ve Refik Halit’in Türkçe’yi kullanma biçimleri pek aşılabilecek gibi değildir. Onları okuduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Öncelikle bu iki yazarın kitaplarını söyleyebilirim. İkinci olarak da benim ilk gençliğimi yaşadığım yıllarda bir paket gibi muhakkak Alman şair Rilke’yi okur ve Rus yönetmen Tarkovski’yi izlerdiniz. Bunlar bir ikiliydi ve beraber yapılırdı. Bunu elbette ben de yaptım. Harikadır bunlar ama zamanla aşmaya başlarsın bu ikisi. Bunun ötesinde beni etkileyen kimler var? Ben hep akademik anlamda okunur ve okutur bir dille yazmayı çok önemsedim. Akademisyenlerin büyük bir çoğunluğu kötü yazarlardır. Şimdi arkasından konuşmuş gibi olmak istemem ama Halil Hoca’nın kitapları mesela çok sıkıcıdır. Çok önemlilerdir ama okuduğun zaman yani böyle çok sıkılarak okursun. Dediğim gibi çoğu kötü yazarlardır fakat sosyal bilimleri iyi yazmak da mümkün. Ben böyle bir insanı hem tanıdım hem gelecekte dersinde öğrenci oldum. Hiç unutmuyorum, yüksek lisans tezimi bitermem için çok az bir zamanım vardı, iki ay kadar. Yazın kapanıp bitirebilmek için ODTÜ’nün paralı öğrenci yurdunda bir oda tuttum, pek param olmamasına rağmen. Kitap çıkarmak için kütüphaneye gitmiştim. Raflarda bir kitap ilgimi çekti, kitabı aldım. Bak iki ayım var sadece, başka bir işle uğraşacak zamanım hiç yok. Buna rağmen her şeyi bir tarafa bıraktım. Beş gün o kitabı okuyup bitirdim. Çarptı kitap beni. Liah Greenfeld’ın Five Roads to Modernity kitabı. Çok ilginçtir ki ileride öğrencisi oldum. Akademik anlamda iyi yazmak konusunda hep ona öykünürüm. Bak öyle yazmak lazım diye. Bu isimler beni dönüştüren isimlerdir.

Atatürk dönemi dil reformlarını incelerken reformların ideolojik boyutuna odaklanıyorsunuz ancak reformun bireyler üzerindeki psikolojik etkilerine dair çok az veri var. Reformlarının bireysel kimlik algısı üzerindeki psikolojik etkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin ana dilinde yazılmış klasik metinlere erişim zorlu bireylerin kültürel aidiyet duygusunda bir kopuş yarattığına dait bir görüş var.

Hiçbir fikrim yok. Olamaz da. Çünkü buna dair datamız yok. Yani bu data olmadan bu çalışılamaz. Bu data da nasıl olabilir? O döneme gidip zamanda geriye dönüp kamuoyu araştırması yaparak ancak mümkün olabilir. İnsanlara bu sorulur, sorular dağıtılır, toplanır ve değerlendirilir. Elde böyle bir veri yoksa pek bir şey yapamayız.Yani bazı soruların cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Güneş Dil Teorisi’nin ideolojik işlerini ele alıyorsunuz ancak bu teorinin dönemin entelektüel çevrelerini nasıl içselleştirildiği tartışmaya açık.

Güneş Dil Teorisi sizce sadece bir üstten dayatılan ideolojik proje miydi yoksa dönemin bazı entelektüelleri bu fikre gerçekten inanıyor muydu? Örneğin bu teoriyi savunanlar arasında içsel bir entelektüel tutarlık görüyor musunuz?

Yani Güneş’te teorisi çok enigmatik bir durum tabii. İnsanların buna ne kadar inandığını, gerçekten inanıp inanmadıklarını bilmek oldukça zor.Ben büyük bir çoğunluğun çok da inanmadığını düşünüyorum. Sana kendi düşüncemi söyleyeyim. Bence Mustafa Kemal için de bu durum biraz böyleydi. Bana kalırsa Mustafa Kemal bu teoriye pragmatik bir gözle bakıyordu. Dil devriminde fazla ileri gidilmiş, geri dönülemiyor çünkü geri dönmek de yanlış yaptık demek.Yanlış yaptık demeden geri dönmek mümkün mü? Mümkün. Nasıl yapabiliriz bunu? Batı’dan aldığımız hatta Arapça’dan aldığımız kelimler aslında bizimdi, dolayısıyla tasfiye etmeye gerek yok dersek yanlış yaptık demeden dönebilirsiniz. Bu argümanı da Güneş Dil ile destekleyebilirsiniz. Temelinde zaten pek çok önemli kavram ve terimin Türkçeden çıkma olduğu argümanı yatıyor. Neden bu kelimeleri atalım? Türkçeden bunları tasfiye etmeye gerek yok. Ben, Mustafa Kemal’in Güneş Dili Teorisi’ne bu gözle baktığını düşünüyorum. Yani o dil devriminin 32-34 yılları arasındaki ağır tasfiyeci dönemini sonlandırmanın yarı bilimsel bir yöntemi Güneş Dil Teorisi. Buna inanılıyor muydu? Siyasi bir motivasyon var. O motivasyonu görmek lazım. Mustafa Kemal’in geri adım attığı pek bir devrimi yoktur. Dil devrimi bu istisnalardan  bir tanesidir.Dil devrimi ileriye götürülmedi.

Milliyetçiliğin tek bir biçimde kalmadığını, farklI dönemlerde farklı ideolojik formlar aldığını belirtiyorsunuz. Sizce Türk Milliyetçiliği Kemalist dönemde seküler ve kimlik inşa aracı iken, günümüz Türkiye istediğini referanslarda nasıl yeniden şekillendi? Bu dönüşünde hangi kırılma noktalarını önemsiyorsunuz?

Burada pek çok kırılma noktası var. Bir tanesi 1944 yılı. 1908’den 1940’lı yıllara kadar Türkiye’de progresif olan herkes aynı zamanda da Türk milliyetçisi ama bunların arasında zamanla Avrupa’dan etkilenerek ırkçı bir damar da beliriyor. Irkçılara bir süre, bunlar da bizim haşarı çocuklar gözüyle bakılıyor. Çok ileri giderlerse biraz eziyet edilip bir kenarda tutuluyorlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında bu durum Sovyetler Birliği ve Türkiye arasında bir probleme dönüşüyor ve 1944 yılında ırkçılar tasfiye ediliyor. İlk defa bir grup milliyetçi muhalefet haline geliyor.Bu dönemin milliyetçileri kentli, okumuş insanlar ve büyük ölçüde de Türkiye’de Demokrat Parti çatısı altında yer bulacaklar.60’lardan itibaren artık gerçek anlamıyla çok partili hayata geçiş var. Artık ortada sadece iki parti yok. Yeni partiler kurulabiliyor ve milliyetçiler bir parti kurmaya karar verdiklerinde kime hitap edecekleri bir problem haline geliyor. Taban olarak seslendikleri grubun dini duyguları da oldukça güçlü. Seküler anlayış ile yahut pür Kemalizm milliyetçiliğiyle ulaşabilecekleri kesim çok sınırlı. Dolayısıyla 1965 yılından 1969 yılına kadar bir arayış dönemi oluyor. 1969’da bir diğer önemli dönüm noktasıdır. 1969 Adana Kongresi ile MHP’nin kuruluş yılıdır. Kuruluş derken, CKMP’nin MHP’ye dönüştüğü yıl. Orada büyük bir Hilalciler ve Kurtçular tartışması yaşanıyor. İşin sonunda ‘’Türklük bedenimiz, İslam ruhumuz.’’ anlayışı ortaya çıkıyor. Zarf mazruf hikayesi. O günden bu yana da biz Türk Milliyetçiliğini ağırlıklı olarak İslami tonları olan bir hareket gibi görüyoruz ama başlangıcı böyle değildi, bunu unutmamamız lazım.

Makalelerinizde entelektüel çevrelerin ideoloji üretimindeki rolüne değiniyorsunuz. Ancak bu çevrelerin devletle olan ilişkisiyle daha fazla açıklık geçirmek ilginç olabilir.Türkiye entelektüelleri sizce devlete rağmen mi yoksa devlet aracı değil ama ideoloji ürettiler? Özellikle din reformu gibi devlet desteklik.Projelerde entelektüel özellik ne kadar önemli?

Şimdi bunun tek bir cevabı yok. Türkiye’de Osmanlı’dan bu yana devlet çok önemli. Hatta çok uzun bir zaman boyunca devletten bağımsız entelektüel bir hayat yok. Yani şöyle düşün, bütün Osmanlı şairleri neredeyse bir tür bürokrat. Hatta şiir yazmak devlet memuru olmanın bir yolu gibi bir şey. Şiir yazıyorsun, ‘’Aa çok iyi yazıyorsun. Gel sen benim evrakları da yaz.’’ diye işe alınabiliyorsun bir paşa tarafından. Biraz öyle bir rolü var iyi yazmanın. Devletten bağımsız bir kamusal entelektüel hayatın ortaya çıkması ancak 1860’lar, 70’ler, 80’ler sonrasında.O bile çok cılız. Sonrasında da herhalde 1950’lere, 60’lara kadar bu hala zayıf. Batı dünyasındaki gibi devletten tamamen bağımsız bir yer bulmak, yani bir akademik ya da entelektüel alan bulmak hiç kolay değil. Beni Türkiye’de akademisyenlerin gönlünde siyasetin yatması hep çok şaşırtır. Hızla ünvanlarını alıp bir an önce siyasi arenada kendilerini göstermek isterler çünkü devlet çok önemli görünür. Peki, devletten bağımsız kalmak mümkün mü? Niye mümkün olmasın? Elbette mümkün. Az önce dil devrimiyle alakalı bir soru sordun. ‘’Özellikle Dil Reformu gibi devlet destekli projelerde entelektüel özerklik ne kadar mümkündü?’’ diye. İki tane örnek vereyim. Bir tanesi önemli Türk bürokrat ve dilcilerinden Hüseyin Kazım Kadri. Kocaman bir sözlük yazmış. 1930’larda da dil devrimi yapılırken Türk Dil Kurumu, ben bunu kurum zabıtlarında gördüm, Hüseyin Kazım’ın fahri üye olarak TDK’ye kaydolmasını ve kendisiyle temasa geçirilerek yardımlarından istifade etmek istiyorlar çünkü Hüseyin Kazım’ın elinde o dönem oldukça önemli kendisine ait sözlük çalışmaları vardır. Sonrasında bir dahaki toplantıların zabıtlarında Hüseyin Kazım Kadri’den gelen bir mektup var. Demiş ki, sizinle asla çalışmam. Benim size verecek sözlüğüm yok çünkü Türk Dil Reformu’na muhalifim, demiş. Hüseyin Kazım’a hiçbir şey yapılmamış. Bak çok bağımsız bir tutum. İki, Dil Devrimi olurken Türkiye’de profesyonel tek bir linguist var. O da Ragıp Hulusi Özdem. Bu eğitimini de Macaristan’da ve Fransa’da alıyor. Güneş Dil Teorisi’nin resmi görüş olarak propagandasının yapıldığı günlerde Atatürk’ün huzuruna çıkıyor. ‘’Paşam, beni af buyurun, benim bu işe aklım ermedi. Ben bu yapılanı anlamıyorum, beni buna karıştırmayın.’’ diye rica ediyor. Bunu Mustafa Kemal’in karşısına çıkıp söylüyor. Mustafa Kemal sinirleniyor da duyduğu sözler karşısında. Ragıp Hulusi evine dönünce ailesine her şeye hazırlıklı olmalarını söylüyor. O sırada, yanlış hatırlamıyorsam, Ankara Üniversitesi Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi’nde öğretim üyesi. Büyük ihtimalle işten atılmayı vesaire bekliyordu fakat beklediği başına gelmemiş. Birkaç güne İstanbul Üniversiite’sine tayini çıktığı haberi gelmiş.Sonuç itibariyle işten atılma durumu olmamış, sadece Ankara’dan uzaklaştırılmış. Benim anladığım kadarıyla Atatürk medeni cesarete çok önem veren bir adam. Birisi çıkıp karşısına net bir şekilde ben bu yaptığına inanmıyorum diyorsa o cesareti tebrik ediyor ve önemsiyor. Yani Ragıp Hulusi de aklıma gelen diğer ikinci vaka.

Dil reformları ve modernleşme tartışmalarıyla Batı etkisi sıkça gündeme geliyor.Atatürk dönemi dil reformları sizce Batı’ya karşı anti-orientalist duruş mu sergiliyordu yoksa batılaşma sürecinin bir parçası mıydı? Bu süreçte özgürlük arayışı ne kadar başarılıydı?

Dil devriminin öncelikli meselesi Türk halkının da anlayabileceği bir yazı dili üretmekti. Yani konuşma dili zaten herkes için aynıydı. Padişah da sadrazam da sokaktaki vatandaş da üç aşağı beş yukarı aynı dili, gündelik dili konuşuyorlardı. Mesele yazı dilinin anlaşılmamasıydı.Yazı dili çok küçük bir grubun anladığı bir durumdaydı. Dolayısıyla Türk Dil Devrimi dediğimiz şey, yazı dilinin reformudur ve beklentilerden bir tanesi de demokratikleşecek bir Türkiye için herkesin anlayacağı, dolayısıyla herkesin katılabileceği bir kamusal ortam, yaratma aracı olarak yeni bir Türkçe idi.Bence bunda başarılı olundu. Bana kalırsa iyi ki böyle bir şey yapılmış. Bunun anti-oryantalist bir tarafı var mı? O dönem için vardı ya da kendileri biraz öyle düşünmüş olabilirler. Indo European, Hint-Avrupa üstünlüğünü kıran bir devrim gibi düşünmüş olabilirler.

Leave a Reply