İsa ile Ali farklı dinî geleneklere ait iki merkezî figürdür. Ancak bu ayrım, aralarındaki dikkat çekici paralellikleri ortadan kaldırmaz. Özellikle Şii düşünce içinde, bu iki isim arasında bilinçli bir benzerlik kurulduğu görülür.
İfrat-ı Muhabbet ve Antropomorfizm

Hz. İsa ve Hz. Ali’nin tarihsel serüvenindeki en çarpıcı ortak payda, takipçilerinin onlara duyduğu “ifrat-ı muhabbet” yani aşırı sevginin, zamanla onları insanüstü bir konuma, hatta ilahlık makamına yaklaştırmasıdır. Bu durum, ilahiyat literatüründe antropomorfizm (insan biçimcilik) ile doğrudan ilişkilidir. Antropomorfik eğilimler, soyut ve aşkın olan Tanrı tasavvurunu zihinde somutlaştırma arzusuyla, Tanrı’nın niteliklerini insan formundaki bu iki büyük şahsiyete yüklemiştir.

Hristiyan teolojisinde Hz. İsa’nın “Tanrı’nın Oğlu” veya bizzat Tanrı’nın bedenleşmiş hali (enkarnasyon) olarak kabul edilmesiyle sonuçlanan süreç, İslam tarihinde Hz. Ali için de “Gulat-ı Şia” (Aşırı Şiiler) olarak adlandırılan gruplarda benzer bir yankı bulmuştur. Hz. Muhammed’in (sav) uyarısında dile getirdiği gibi; bir tarafın nefretle (tefrit) reddettiği bu şahsiyetleri, diğer taraf beşeriyet sınırlarını zorlayan bir sevgiyle (ifrat) kutsamıştır. Bu durum, her iki liderin de özgün mesajının gölgelenmesine yol açmıştır. Onlar, insanlığa mutlak tevhide ve adalete giden yolu gösterirken; aşırı sevgiye hapsolmuş kitleler, parmağın işaret ettiği “hakikat” yerine, bizzat “parmağın kendisine” (kişiliğe) tapınma hatasına düşmüşlerdir. Dolayısıyla her iki isim de tarih boyunca hem inkârcıların hem de haddi aşan sevenlerin arasında kalan “mazlum önderler” olarak kalmışlardır.

Çarmıh ve Zülfikar
Hz. İsa’nın Çarmıh’ı ile Hz. Ali’nin Zülfikar’ı aynı hakikat davasının farklı coğrafyalardaki mühürleridir. Bu iki sembol, ilk bakışta “teslimiyet” ve “direniş” gibi birbirine zıt kavramları temsil ediyor görünse de aslında her ikisi de tek bir ortak noktada buluşur: Hakkı savunurken seçilen o muhteşem yalnızlık. Hz. İsa, dönemin iktidar hırsıyla körleşmiş din adamlarına ve Roma’nın soğuk çarklarına karşı “sevgiyi ve ruhu” savunurken bedelini çarmıha yürüyerek ödemiş; Hz. Ali ise her türlü dünyevi pazarlığı elinin tersiyle itip adaleti (Lâ fetâ illâ Ali) ayakta tutmaya çalışırken Kûfe’nin yalnızlığına ve nihayetinde bir suikasta mahkûm edilmiştir.

Bu iki büyük şahsiyetin kaderi, “haklı olmanın, güçlü olmaya feda edildiği” karanlık dönemlerde kesişmiştir. Onlar, kitlelerin alkışını değil, hakikatin rızasını gözettikleri için kendi toplumları tarafından yabancılaştırılmışlardır. Hz. İsa, taşlanmaya çalışılan bir kadını kurtarırken ne kadar yalnızsa; Hz. Ali de devlet hazinesini paylaştırırken kendi kardeşine dahi imtiyaz tanımadığı o anlarda o kadar yalnızdı. Çarmıh ve Zülfikar, sadece birer nesne değil; her türlü zulme karşı eğilmeyen, dünyevi olanın geçiciliğine karşı ebedi olanın onurunu koruyan birer duruş simgesidir
“Eli, Eli, Lema Şevaktani”
Hz. İsa ve Hz. Ali benzerliğine dair en sarsıcı ve üzerinde en çok tartışılan konulardan biri de İncil’de (Matta 27:46) geçen ve Hz. İsa’nın çarmıhtaki son sözleri olarak rivayet edilen “Eli, Eli, lema şevaktani” (Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?) feryadıdır. Bu cümledeki “Eli” kelimesinin, telaffuz ve köken bakımından “Ali” ismiyle olan benzerliği, yüzyıllardır pek çok mistik yorumun kapısını aralamıştır. Bazı araştırmacılar ve tasavvufi ekoller, diller arasındaki akrabalığa (Aramice, İbranice ve Arapça) dayanarak, buradaki hitabın sadece bir nida değil, aynı zamanda Ali isminin temsil ettiği o “velayet” makamına bir atıf olabileceğini öne sürmüşlerdir.

Aramice Eli, İbranice Eli veya Elohi, Arapça’daki İlahi kelimesiyle aynı kökten gelir. “Yüce, yüksek” anlamına gelen Ali ismi de (A-L-Y kökü) etimolojik olarak bu köke çok yakındır.
Dilbilimsel düzlemde Aramice “El/Eli” kelimesi “İlahım/Tanrım” anlamına gelse de, semantik açıdan bu benzerlik tesadüften öte bir anlam taşır. İslam geleneğinde Hz. Ali’ye atfedilen “Esrarü’l-Enbiya” (Peygamberlerin Sırrı) kavramına göre; Hz. Ali’nin manevi hakikati tüm peygamberlerle beraberdi. Dolayısıyla Hz. İsa’nın en dar zamanında seslendiği bu nida, aslında zamandan münezzeh bir “yardım ve velayet” çağrısı olarak yorumlanmıştır. Tarihsel gerçeklik ne olursa olsun, bu ses benzerliği halk irfanında Hz. İsa ve Hz. Ali’yi ayrılmaz bir bütünün parçaları haline getirmiş; birinin darlığındaki feryadı, diğerinin manevi varlığında yankı bulmuştur. Bu durum, iki şahsiyet arasındaki bağın sadece ahlaki değil, aynı zamanda metafiziksel bir derinliğe sahip olduğunun en gizemli kanıtı olarak kabul edilir.
Aynı Kubbe Altında
Anadolu’nun kadim Bektaşi geleneğinde Hz. İsa’ya duyulan derin saygı, onu sadece bir peygamber değil, Hz. Ali ile aynı nuru paylaşan bir yol önderi olarak konumlandırır. Bu inanışın en güzel meyvesi, tekkelerin kapılarının Hristiyanlara her zaman açık olması ve hatta bazı mekanlarda sembollerin iç içe geçmesidir. Balkanlar’dan Anadolu’ya kadar pek çok Bektaşi dergahında, Hristiyanların çekinmeden ibadet edebilmesi, “yetmiş iki millete bir nazarla bakma” felsefesinin Hz. İsa ve Hz. Ali üzerinden kurulan bir köprüsü niteliğindedir.

Özellikle Lübnan ve Irak gibi Şii nüfusun yoğun olduğu bölgelerde, Lübnanlı meşhur Hristiyan yazar George Jordac, Hz. Ali’nin adaletini anlattığı ‘İnsan Adaletinin Sesi: Hz. Ali’ kitabını yazdığında, bir rahip olmasına rağmen Ali b. Ebu Talib’i İsa Mesih’in ruhuyla özdeşleştirmişti.Öyle ki ona göre Hristiyanların “Kiliselerimizden önce Hz. Ali’ye ve onun evlatlarına sığınırız” sözü bir halk deyişi haline gelmiştir. Kerbela ve Necef gibi kutsal şehirlerdeki mescitlerin duvarlarında Hz. İsa ve Hz. Meryem tasvirlerine rastlanması, bir “sapkınlık” değil, aksine velayetin kapsayıcılığı olarak görülür. Hristiyanların Muharrem matemlerine katılarak Hz. Hüseyin için gözyaşı dökmesi, bu iki inancın Hz. İsa’nın çilesi ile Ehlibeyt’in acısını aynı vicdan potasında eritmesinden kaynaklanır.
Kaynakça
Ebû Ya‘lâ el-Mevsılî. Müsned. Tahkik: Hüseyin Selim Esed. Şam: Dârü’l-Me’mûn li’t-Türâs, 1984. (Hadis kaynağı için).
İbn Ebü’l-Hadîd. Şerhu Nehci’l-Belâga. Tahkik: Muhammed Ebül-Fazl İbrahim. Kahire: İhyâu Kütübi’l-Arabiyye, 1959.
Jordac, George. The Voice of Human Justice (Sautu’l Adaleti’l İnsaniyye). Çeviren: M. Fazal Haq. Qum: Ansariyan Publications, 1990.
Kutsal Kitap: Eski ve Yeni Ahit (Tevrat, Zebur, İncil). İstanbul: Kitabı Mukaddes Şirketi, 2009.




