Unutmasak nasıl yaşarız bilmiyorum. Gündelik dertlerimizi toz tanesi kadar değersizleştiren büyük felaketleri unutmasak nasıl yaşarız? Toz tanelerinin peşinde koşturup durduğumuz hayatımızın, hayat sandığımız o kabuğun peşine yeniden nasıl takılırız?

 Bir salgın, bir deprem ya da bir savaş… Böyle felaketler rutinin boğucu havasında terlerken birden çırılçıplak bırakır insanı. Keşmekeşin ortasından çekip alır, boş bir araziye bırakır. Yetişmeyen işler, bozulmuş planlar, küstahça söylenmiş bir çift söz ve hatta kalp ağrıtan bir ayrılık dahi hiç gibi gelir. Her şey anlamını yitirir gibi olur böyle anlarda. İnce ince inşa ettiğin, detaylarına kafayı taktığın hayatın bir anda harap olur. Her şey ya anlamını kaybeder ya da anlamsızlığını belli eder.

Boş Sandalye. Kaynak: https://tr.pinterest.com/pin/49821139624293333/

Covid-19 yüzünden evlere kapandığımızda online derslerle okula devam ediyorduk. Tüm yaşantımız değişmemiş gibi okuldaki ders programını birebir takip ederek üstelik. Bu bana çok anlamsız gelmişti. Öyle ya da böyle patlamış bir salgın her gün binlercesini öldürüyor, bizse matematik hakkında endişeleniyorduk. Cümleleri ögelerine ayırıyor, cisimlerin hızlarını hesaplıyor, yüzde problemleri çözüyorduk. Asıl merak ettiğimiz ise yarın nüfusun yüzde kaçının daha öleceğiydi. Ölümle bu denli sıkı fıkıyken test çözüyor oluşumuzun absürtlüğü gittikçe daha çok göze batıyordu. Madem ki hepsi bir anda boşa gidebilir çabalarımızın, ne demeye didiniyorduk ki? Gel zaman git zaman duruma alıştık, en azından ben alıştım. Online dersleri sahiden dinlemeye ve hatta üniversite sınavı için çalışmaya başladım. Yeniden geleceği düşünür olmuştum. Ölümün ne kadar yakın olduğunu unutmasaydım nasıl eskisi gibi yaşardım?

Amerika ve İran arasında patlayan savaşın gecesinde yine bunları düşündüm. Unuttuklarımı hatırladım, değer verdiğim şeyleri sorguya çektim. Şayet bir gece ansızın ülkeme savaş açılsaydı, uğruna uykusuz geceler tükettiğim GPA’imin ne anlamı olurdu? Kovaladığım mühendislik diploması ya da yıllar boyu okuyup öğrendiklerim beni hayatta tutar mıydı? Üzerime düşen bombaya entelektüel bir söylev çeksem durmaz ya! İyi de yaşamanın kuralı yaşamaya devam etmek değilse neydi? Güvenli fanusumda yüzen en güzel balık bile olsam doğal yollarla yahut baştakilerin kavgasıyla suyum çekildiğinde o fanusun bana mezar olacağını fark ettim. Yeni yüzyıla göre geliştirilen yetenekler, bütün yüzyılların ortak gerçekleri karşısında eziliyordu. Afetler, savaşlar ve ölüm… Sözde modern dünyamızda bu en ilkel kavramlara yeniliyorduk.

Fanusta Balık. Kaynak: https://tr.pinterest.com/pin/123426846016806998/

Unutmasak nasıl yaşarız bilmiyorum. Nasıl unutacağız onu da bilmiyorum. Dünya’nın sonuna doğmuşuz gibi yıkımlar üst üste bindikçe unutmak gittikçe zorlaşıyor. Nükleer savaş iddialarının bir film kurgusuymuş gibi bol keseden atılıp tutulduğu bugünlerde Nazım Hikmet’in Kız Çocuğu şiiri daha sık aklıma düşüyor. Kendimi, Hiroşima’da ölen yedi yaşındaki bir kız çocuğu gibi ansızın kül olurken hayal ediyorum. Esasen o kız çocuğunu ve diğer tüm çocukları sonsuza değin hatırlamalıydık biliyorum. Yine de insan eninde sonunda unutuyor. Unutmazsa bocalar, kendi kendinin felaketi olur bu kez. Su dolu bardağı taşırken bardağa bakarsan suyu dökersin ya işte öyle bir şey.

Böyle felaketlerin gölgesindeyken anlıyorum, nasıl taşırsak taşıyalım suyun dökülmesi bizim suçumuz değil, su dökülmeye meyilli. Belki de bastığımız zemin eğik bükük. Hal böyleyken suyun dökülme ihtimalini kabul etmek gerek. Tutunmak istiyorsak, ölüm kalım anlarında bile anlamını kaybetmeyen bir şeyler bulmalıyız ve kalan şeylere ölüm kalım meselesi gibi davranmayı bırakmalıyız.

Leave a Reply