“Food is everything we are. It’s an extension of nationalist feeling, ethnic feeling, your personal history, your province, your region, your tribe, your grandma. It’s inseparable from those from the get-go.” 

-Anthony Bourdain 

Yemek, kim olduğumuzun ta kendisidir. Ulusal duyguların, etnik aidiyetlerin, kişisel hafızanın; yaşadığın yerin, bölgenin, mensubu olduğun topluluğun ve hatta büyükannenin sessiz izlerini taşır. Daha en başından, tüm bunlardan ayrı var olması mümkün değildir.”

Anthony Bourdain

Yemek pişirmek, yemeğin tadını çıkarmak ve en sonunda doymak. Sanıyorum ki yalnızca bu üç eylem bile insan hayatının döngüsünü tanımlamaya yeter. Tıpkı doğmak, büyümek ve ölmek gibi aradaki tek fark her gün yemek yemek bize tekrardan hayatta olduğumuzu hatırlatıyor. 

Beslenmek tüm hayvanların -belki de tüm canlılar demeliyim- enerji ihtiyacını gidermek için zorunlu olarak gerçekleştirdikleri bir takım biyokimyasal olayların meydana geldiği bir süreç. Canlılığın koşulu. Ancak insanoğlu için bu olgu sadece bir görevden ibaret değil çok daha karmaşık ve hayatı anlamlandırmaya yarayan bir araç. 

Günlük hayatın akışında üzerine çok düşünmesek de yeme-içme kültürümüzün yeri yadsınamayacak kadar büyük. Yemek yemek insanlar için hayatta kalmanın ötesinde sosyal, kültürel ve hatta hedonist bir eylem. Ne yediğimiz, ne yemediğimiz ve nasıl yediğimiz, bizleri tanımlayan unsurlar haline gelmiş durumda.

İnsanlık için yemek yemek ortak olsa her coğrafya ve kültürün yemekleri birbirinden oldukça farklı. Bazı ülkeler ağırlıklı olarak vejetaryen beslenirken bizimki gibi mutfaklarda ise et ile yapılan yemeklerin yeri daha büyük. Veya bir masada ana yemeğin yanındaki ürünlerin önemi büyükken öbürlerinde tam tersi. Bunun gibi daha yazamadığım veya bilmediğim yüzlerce farklı yemek yeme alışkanlıkları vardır. Şimdi dünyada minik bir lezzet turuna çıkabiliriz. 

Sobremesa-İspanya

İspanya denilince yemek konusunda tapas kültürü ve balıklarıyla aklımıza gelen ilk şeyler olsa da İspanyolların genel anlamda yemek tüketim şekilleri de dikkat çekici. İspanyollar için yemek saatlerini kutsal denilebilir. 2-3 saat süren öğlen veya akşam yemekleri, kendilerini hayatın koşuşturmasından soyutladıkları ve dostlarıyla keyifli vakit geçirdikleri kıymetli anlar olarak görülüyor.

Bunun yanı sıra bir de “sobremesa” kavramı var. Tam anlamıyla çevrilecek olursa “masanın üstünde” demek olan bu kelime, keyifle bitirilen bir yemek sonrasında bir kahve eşliğinde yapılan uzun uzun sohbetler ve keyifli anlar için kullanılıyor. İspanya yemek yemeyi sonuna kadar keyfi çıkarılan lezzetleri ve sosyalliği önem sırasında bir numaraya koyuyor. 

Soul Food-Amerika 

Yemek kültürü dediğimizde aklımıza gelecek belki de en son yerlerden biri de fast-food ve sağlıksız olarak değerlendirebileceğimiz yemekleriyle tanınan Amerika Birleşik Devletleri. Fakat ülkenin güneyinden doğan “soul food” mutfağı bu hikayeyi değiştiriyor. 

Kökenleri 16 ve 19. yüzyıllarda Afrika’dan zorla getirilen ve Amerika’da köleleştirilen Afrikalı topluluklara dayanıyor. Kıtlık ve baskı içinde yaşamak zorunda kalan bu insanların ellerindeki malzemeleri değerlendirerek yarattığı bir mutfak, soul food. 

Günümüzde; kızarmış tavuk, mac and cheese, bamya, mısır ekmeği kullanılarak ortaya çıkan soul food tabaklarını özellikle Louisiana, Georgia, Mississippi, Alabama, Tennessee gibi ülkenin güney kesimindeki eyaletlerde daha yaygın olarak görmek mümkün. 

Soul food, Afroamerikan kimliğini yücelten ve daha öncesinde yaşanılan baskılara karşı çıkan bir mutfak. Bu yönüyle yalnızca karın doyurmak değil aynı zamanda geçmişi hatırlatan, kültürü devam ettiren önemli bir aidiyet unsuru. 

Konbini-Japonya 

Yemeğin bir ritüel haline getirildiği, ona toplumda yaşayan bireylerden biriymiş gibi davranıldığı kültürleri gördük peki durum hep böyle mi? Bunun için rotamızı Asya’ya çeviriyoruz. Japonya’da her sokakta bir kaç tanesine rastlayabileceğiniz “konbini”leri aslında birer market olarak tanımlayabiliriz fakat onlar bundan çok daha fazlası. Her birinin içinde ücretsiz WiFi, atm, yemek yeme alanları ve temiz banyolar olan konbiniler, aynı zamanda 7/24 açık. 

Japon kültüründe uzun çalışma saatleri bir de küçük evlerle birleşince her gün yemek pişirmek pek de pratik değil. Bu yüzden çoğu insan için bu minik dükkanların mutfakları haline gelmiş durumda. Sunduğu seçenek çeşitliliği ve lezzetleriyle de öne çıkan konbiniler Japonya’da yaşayanların olmazsa olmazı. 

Bir konbinide yemek yemek; bir araya gelmek veya soluklanmaktan çok, zamanın hızına ayak uydurmaktan ibaret. Yavaş yavaş kurulan sofralar, dostlarla edilen sohbetler Japonya’da kendini en hızlı yöntemlere bırakıyor. 

Anthony Bourdain  

Hâlâ üzerine yazmak istediğim pek çok kültür ve yemek yeme alışkanlığı var: Hindistan’dan “tiffinler”, Almanya’dan “abendbrot”, Çin’in çay kültürü, Avrupa’da “delicatessen”… Ancak her yolculuk gibi artık bu yazının da bir sona ulaşması gerekiyor. 

Ama yemeğin hayatımızdaki yerinden bahsederken Anthony Bourdain’den bahsetmezsem olmazdı. Bourdain, yemeği yalnızca bir lezzet meselesi olarak değil; insanları, hikâyeleri ve kültürleri anlamanın en dürüst yollarından biri olarak gördü. Onun anlatılarında sofralar, ülkeleri tanımanın bir aracı değil, insanlara yaklaşmanın bir yoluydu. Bu yazıyı yazmamın nedeni de kendisidir.

Eğer hâlâ farklı kültürleri keşfetme isteği içinizdeyse, bu yolculuğu en iyi bilenlerden biriyle sizi baş başa bırakıyor ve sizi Bourdain’in “Parts: Unknown” isimli programının ilk bölümünü izlemeye davet ediyorum. 

Kaynakça  

https://slate.com/news-and-politics/2010/06/eat-your-words-anthony-bourdain-on-being-wrong.html

https://www.japan.travel/en/japan-magazine/2002_konbini/

https://www.bbc.com/travel/article/20190610-the-unique-culture-of-japanese-convenience-stores

https://es.wikipedia.org/wiki/Sobremesa

https://www.britannica.com/topic/soul-food-cuisine

Leave a Reply