ZAMAN, KADINLAR ve ADAMLAR: GEÇ KALMAK

Hayat bazen insanları doğru duyguda, yanlış zamanda karşılaştırır.

Bir nokta kadarken bugüne evirilişiydi insanın hayat hikâyesi. Bu kadar denilemeyecek kadar fazlası, “bu kadar mı?” dedirtecek kadar da eksiği vardı. İki kalbin sevgisiyle açmış en güzel çiçek, olgunlaşmış en güzel meyveydi insan. Zaman, zannedilenden hem daha hızlı hem daha yavaş geçerken, bilinmeyen en mühim şey; bir insanın mevcudiyetinin dünyadaki her şeyi nasıl da yerinden oynattığıydı. Yere sağlam basan ayaklar, ceplere saklanmamış eller, dik duran başlar, ışık saçan gözler ve henüz taşlaşmamış bir kalp… Bunlar bir araya geldiğinde bu dünyanın terazisi değişirdi. Bir anlamı vardı elbet. Nereden gelip nereye gidildiği bilinmeyen bu yolculuğun, her şeyden daha anlamlı bir anlamı vardı.

Bir dalganın sakince kıyıya yanaşması gibi başlıyordu hayat; geri çekilirken içine kattığı her kum tanesi, her çakıl taşı ömre yazılıyordu. Kocaman bir kara parçasının ortasına yayılmış heybetli bir deniz bile, gecenin karanlığını kum tanelerine sarılarak aydınlatmayı hedefliyordu. İşte bu yüzden insan, kollarını öne uzatıp ellerini birleştirdiğinde, o aradaki boşluğu her şeyden daha çok hissediyordu. Yalnızlığın öğretilen değil, öğrenilen bir şey olduğu da tam o an anlaşılıyordu.

Kaynak: Pinterest (Daniel Rutz)

Yaşamak; bir sokaktan hızlıca yürüyüp geçen insanların kollarının birbirine çarpışını, o telaşı ve sıradanlığı tasvir edebilmek kadar basit değildi. Durakta oturan bir amcanın neden kaldırım taşlarını izlediğini, küçücük bir çocuğun ayaklarının neden çıplak olduğunu, iki adım ötende yürüyen başı bandanalı genç kızın yanındaki kadının uzun saçlarına neden öyle baktığını bilmiyordun. İnsandan insana uzanan yol, çoğu zaman sessizlikle döşeliydi. Kimse, avucunun içinde taşıdığı cam parçası etini tamamen parçalamadan ne kadar acıdığını fark etmiyor; bu yüzden de yaraların bir yara bandıyla sarılamayacağını idrak edemiyordu. Çünkü bazı yaralar, yalnızca sevgiyle çevrelendiğinde iyileşirdi. Yalnızlık her zaman korkunç değildi belki ama fazlası, insana cam kırıkları gibi batıyordu.

Tam da böyle bir yalnızlığın tam ortasında, insan bazen bir başkasına rastlardı. Ne bir kurtarıcıya ne de bir mucizeye; yalnızca kendi eksikliğiyle barışmış başka bir hayata. Böyle kadınlar vardı mesela hayatta. Yaralarını saklamayı öğrenmiş bir yalnızlığa benzerlerdi. Ruhları, elleri tutulmayan bir çocuk gibi oradan oraya savrulur; hiçbir yerde uzun süre kalamazlardı. Baharda yeniden var olmak üzere solmayı göze alan bir çiçek olmanın yanı sıra, karların arasından başını uzatan cesur bir kardelen olmayı seçmiş gibiydiler. Kırılmamak için sertleşmişlerdi; sertleştikçe daha çok kırılıyorlardı. Kendilerini çoğu zaman yanlış yerde, yanlış zamanda buldukları için suçu hep kendilerinde ararlardı.

Görsel: Pinterest

Bazı adamlar ise hayata sanki biraz geç kalmışlardı. Kalpleri, masanın üzerindeki toz parçası gibi bir elin tersiyle silinmişti; izi kalmış ama varlığı yok sayılmıştı. Gerçek olmayı bekleyen bir masal gibilerdi ama en çok da aydınlanmak için güneş ışığını kollayan bir odayı anımsatıyorlardı. Çığlık çığlığa susan bir yaralıyı; en büyük sessizliğiyle bağıran bir savaşçıyı andırıyorlardı. Saçları hâlâ siyaha dönüktü ama yanaklarındaki o çocuk kızarıklığı, büyümeyi tam öğrenemediklerini ele veriyordu.

İkisi de hayata aynı anda bakmamıştı hiçbir zaman. Biri yaşarken diğeri beklemiş, biri susarken diğeri anlatmayı öğrenmişti. Aynı cümleyi farklı zamanlarda kurmuş, aynı yarayı farklı yaşlarda kanatmışlardı. Bu yüzden öyle bir adamla öyle bir kadın karşılaştıklarında, sanki birbirlerinin hayatına değil de; birbirlerinin yarım kalmış ihtimallerine denk gelmiş gibiydiler. Ne erken ne geçti bu karşılaşma; yalnızca olması gerekenden başka bir zamandaydı.

Günün birinde, bir köşe başında iki hayat gazisi nihayet birbirlerinin gözlerine baktıklarında, yıllar önce annesinin kollarına doğan o adam, bir kez daha kadının kalbinden gözlerini açıyordu hayata. Kalplerinin arasına görünmeyen gökkuşağı geçitleri inşa ediyorlardı; birbirlerine yedi renkte akabilmek için. Bir ağacı seyredebilmek adına başka bir ağaca yaslıyorlardı sırtlarını. Adam kadına, kadın adama bir ömür geç kaldıklarını bilmiyordu. Bilselerdi, birbirlerine daha erken varabilmek için daha erken doğmuş olmayı dilerlerdi belki. Çünkü geçen zaman yetmezdi.

Büyük şeylerden bahsettiklerinde kendilerini boylarından büyük laflar etmiş sayarlardı. Bu yüzden susarlardı. Kadın, masada kuruttuğu her bir gül için deniz deniz ağlarken, adamsa dudaklarında tanıdık bir avuntuyla dururdu karşısında. “Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez,” derdi kadın; bunu kendini inandırmak için söylediğini ikisi de bilirdi. Adam, “Peki ya sonsuzluk?” diyecek olur, cümle boğazında kalırdı. Çünkü bazı sorular, cevabını alsa da insanı rahatlatmazdı. Bazı ihtimaller, gerçekleşse bile eksik kalırdı. Susarlardı. Çünkü bazen konuşmak, kaybetmeyi hızlandırırdı (İncir Reçeli, 2011).

Görsel: Pinterest

Söylenecek ne kalmıştı ki bitmiş hayatlardan sonra. Kadın her günü iki kez yaşasa bile, adama verecek bir ömrü kalmamıştı. Çünkü bazı insanlar bir ömürlük gelmezler; bir anlık gelirler ama o an, bütün bir ömrü yerinden oynatır. Geriye kalan zaman, o ana tutunarak yaşanır.

Bir bulutun boynuna ip geçirmeyecek kadar sahiplenmeden arınmış iki hayat, bir denize birbirlerinin rengini veriyordu. Belki artık karşılıklı susamıyorlardı ama her gece, denizin kum tanelerini aşklarının rengine boyadığını biliyorlardı; adam yatağın, kadın toprağın soğuk yanına sarılırken…

Günün birinde, her şey olup bittikten sonra, geriye kalanlar insanın kendisiyle baş başa kaldığı o dar alana sığar. Söylenmemiş cümleler, yarım bırakılmış bakışlar, zamanında tutulmamış eller… Hepsi, aynı sessizlikte yan yana birbirine selam durur. İnsan bazen bir hayatı yaşamış gibi yorgun, bazen de hiç başlayamamış gibi eksik hisseder. Ama yine de yürür. Çünkü bazı karşılaşmalar bir şeyi tamamlamak için değil, insanın kendi yerini hatırlaması için vardır. Hayat da çoğu zaman tam olarak bunu yapar: Eksik bırakarak öğretir, geciktirerek gösterir ve insanı, olup bitenlerin ortasında, olduğu yere geri bırakır.

Kaynakça
Ağırlar, Aytaç. İncir Reçeli. Türkiye, 2011.

Görsel Kaynakça
Pinterest – Daniel Rutz
Pinterest
Pinterest

Leave a Reply