
13–21 Kasım tarihleri arasında düzenlenen 36. Ankara Film Festivali’nde A Second Life’ı izleme şansı buldum. Tribeca Film Festivali’nde ilk gösterimini yapan filmin yönetmenliğini, Paris Is Us ile dikkat çeken Laurent Slama üstleniyor. Filmin başrolünde ise 2021 Cannes Film Festivali’nde Titane filmindeki Alexia rolüyle Altın Palmiye kazanan Agathe Rouselle yer alıyor.
A Second Life, Elizabeth’in, depresyon ve alkolizm ile mücadele ederken bir yandan da çalışma vizesini kaybetmemek için işindeki deneme sürecini başarıyla tamamlamaya çalışmasını konu alır. 2024 Paris Yaz Olimpiyatları sırasında şehrin kaotik atmosferinde Elizabeth, kendisinden oldukça farklı bir kişiliğe sahip olan Elijah ile tanışır ve hayatı beklemediği bir yöne evrilir.
Sinema izleyicisi, kendi hayatıyla bağ kurabildiği filmleri izlemekten hoşlansa da birebir ilişkilendiremeyeceğimiz hikayeler aracılığıyla da dünyaya farklı bir pencereden bakma imkanı bulur. Bu noktada A Second Life’ın başarılı bir örnek olduğunu düşünüyorum. Elizabeth’in alkol sorunları nedeniyle duyma yetisini kaybetmesi, hikayenin Olimpiyatlar esnasında gerçekleşmesi gibi noktalar filmi, kendisine benzer olan yapımlardan ayıran özelliklerdir. Bu anlamda Slama’nın “farklı” bir şeyler yapmayı başardığı hiç şüphesiz ortada.
Film hakkında hoşuma giden bölümlerden biri de Elizabeth’in duyma cihazını çıkardıktan sonra dünyayı onun perspektifinden izlemekti. Bu tekniğin hikayeye belirgin bir derinlik kattığını düşünüyorum. Slama, yalnızca karakterin duyduklarını değil, düşüncelerinin de sessizleştiğini kamera açıları ve ses tasarımıyla destekliyor. Aynı şekilde, duyma cihazını kaybettikten sonra yaşadığı endişe ve korku da bu teknikler sayesinde seyirciye başarıyla aktarılıyor. Şaşırdığım nokta ise filmde Elijah’ı canlandıran Alex Lawther’ı görmemizdi. Kendisine The End of the F*ing World ve Black Mirror’ın “Shut Up and Dance” bölümünden aşina olabilirsiniz. Burada önceki rollerinden oldukça farklı bir karaktere hayat verse de, yine de öne çıkan bir oyunculuk performansı sergiliyor.

Slama’nın psikolojik sorunlarla mücadele eden bireylere odaklanması, filmle ilgili en çok beğendiğim özelliklerinden biri oldu. Son dönemlerde sinemada, depresyon gibi mental hastalıklarla yaşayan insanların deneyimlerine daha fazla alan açıldığını görmek mümkün olsa da bu anlatıların maalesef çoğu zaman kurgunun gölgesi altında kaldığını düşünüyorum. A Second Life’ta ise Elizabeth’in sorunları her ne kadar gündelik hayatını ele geçirmiş olsa da her sabah uyanıp işe gitmesi, müşterilere güler yüzlü yaklaşmaya çalışması ve çalışma vizesini uzatabilmek için işinde başarılı olması bekleniyor. Aktif olarak depresyonla mücadele eden Elizabeth için bunların her biri ayrı bir savaş anlamına gelse de hayatını sürdürmeye çalışıyor. Bu sayede Slama, depresyonu bir ajitasyon aracı olarak kullanmıyor ya da onu romantikleştirmiyor. Bunun yerine, gerçekçi bir bakış açısıyla karakterin hayatına dahil ediyor.
Filmle ilgili hoşuma gitmeyen noktalar da vardı. Örneğin, karakterin çok yönlü olması hikâyeye derinlik katsa da bazı noktalarda bu durumun aşırıya kaçtığı hissine kapıldım. Bazı özelliklerin yalnızca karakteri “özgün” kılmak adına eklendiği ve bu nedenle zorlama durduğu anlar olduğunu düşünüyorum. Elizabeth ve Elijah’ı bir araya getirmek için intihar düşüncesinin kullanılmasını gereksiz ve yapay buldum. Benzer şekilde, yan karakterlerin açık ilişkide olduklarını açıklamaları da aynı hissi yarattı. Yönetmenin Z kuşağını depresif ve marjinal olarak mı görüyor, yoksa “woke” unsurları filme dahil ederek yeni nesle hitap etmeye mi çalışıyor, belirsiz olsa da her iki durumda da filmin bu anlarda kendi gerçekliğinden uzaklaştığını düşünüyorum.
Filmde hem beğendiğim hem de hoşuma gitmeyen noktalar olsa da Slama’nın daha önce yapılmayanı yaptığı ortada. Sonuç olarak, karakter yolculuklarına şahit olmayı sevenlerin beğenebileceği bir film ortaya çıkmış.





