Lars and the Real Girl, yönetmen Craig Gillespie’nin imzasını taşıyan, izleyicinin kalbine dokunan çok özel bir film. Konusunu ilk duyduğunuzda “Bu nasıl bir fikir?” diyebilirsiniz çünkü kağıt üzerinde her şey oldukça absürt ancak bu fikrin arkasında derin bir yalnızlık ve bu yalnızlıktan iyileşme hikayesi yatıyor.

Hikaye Orta Batı’nın küçük bir kasabasında yaşayan, aşırı utangaç ve sosyal etkileşimden neredeyse kaçan Lars Lindstrom’u merkezine alıyor. Lars ailesinin bile iletişim kurmakta zorlandığı, içine kapanık biri. Abisi Gus ve yengesi Karin ana evde yaşarken o evin garajında kendine küçük ve izole bir dünya kurmuş.
Lars’ın bu sessiz ve yalnız dünyası, bir iş arkadaşından duyduğu bir internet sitesini ziyaret etmesiyle tamamen değişiyor. Bir gece beklenmedik bir şekilde Gus ve Karin’in kapısını çalan Lars, internetten tanıştığı bir kız arkadaşının ziyarete geldiğini müjdeleyerek herkesi şaşırtıyor. Lars’ın sonunda biriyle bağ kurmasına çok sevinen Gus ve Karin, Bianca’yı tanımak için sabırsızlanıyor. Lars, Bianca’nın tekerlekli sandalye kullanan, muhafazakar bir misyoner olduğunu belirterek onun geceyi evde geçirmesinin daha uygun olacağını söylüyor.

Asıl büyük sürpriz ise Bianca ile tanışma anında yaşanıyor. Çünkü Bianca, aslında Lars’ın internetten sipariş ettiği gerçek boyutlu plastik bir bebek. İşin en sarsıcı tarafı ise Lars’ın ona cansız bir nesne gibi değil, kanlı canlı bir insanmış gibi davranması. Onun yerine konuşuyor, ihtiyaçlarını dile getiriyor ve onunla tamamen normal bir sosyal rutin sürdürüyor.
Lars’ın bu beklenmedik hamlesi karşısında ailesi şaşkınlık, utanç yaşıyor. Lars ve onun durumu için kaygılanmaya başlıyorlar. Karin, ne yapacaklarını bilemez halde eşi Gus’ı yerel doktor Dagmar’a danışmaya ikna ediyor. Doktor Dagmar, Lars’ın bir sanrı yaşadığını teşhis etse de alışılagelmişin dışında bir tavsiye veriyor: Herkes bu durumu kabullenmeli ve Lars’ın kendi hızında, kendi duygusal sorunlarını aşmasına izin vermeli.

Bir şekilde tüm kasaba bu sürece dahil oluyor. Bianca etkinliklere davet ediliyor, onunla sohbet ediliyor ve ona gerçek bir insanmış gibi saygı duyuluyor. Hatta Bianca okullarda kitap okumak için gönüllü oluyor, kilise korosunda yer alıyor.

İşin en etkileyici tarafı şu: İzlerken sürekli “Tamam, şimdi biri çıkıp alay edecek, biri bu huzuru bozacak” diye bekliyorsunuz. O bildiğimiz “kötü karakter” bir türlü gelmiyor. Ne bir kıskançlık, ne bir dışlama ne de o beklediğiniz o sert yüzleşme… Kötülüğün uğramadığı, herkesin sadece anlamaya çalıştığı bir film bu. Öylesine bir huzur veriyor ki anlatamam.
Lars, Bianca ile vakit geçirdikçe aslında yavaş yavaş kendi kabuğundan da çıkmaya başlıyor. Bu dönüşümün en somut yansıması iş arkadaşı Margo ile yakınlaşması aslında. Margo, Lars’ın dünyasında Bianca’nın tam zıttını temsil eder; o gerçektir, tahmin edilemezdir ve her şeyden önemlisi kanlı canlıdır. Lars, Bianca’yı da yanına alarak toplum içine karışmaya cesaret ettiğinde, aslında Margo ile ilk kez “gerçek” bir sosyal etkileşime girer. Margo’nun Lars’a karşı gösterdiği sonsuz sabır ve onu yargılamayan tavrı, Lars’ın zihnindeki insanlar can yakar algısını yıkmaya başlar.

Margo, ofiste bir oyuncak ayının boğazına dolanan ipi çıkarmaya çalışırken Lars panikle müdahale eder ve oyuncağa suni teneffüs yapar gibi davranır. Bu an, Lars’ın cansız nesnelere yüklediği derin anlamın ve koruma içgüdüsünün zirvesi ancak Margo, Lars’ın bu tuhaf görünen tepkisine gülmek yerine onunla aynı frekansta buluşur. Margo’nun bu kabulü, Lars’ın savunmasız kalabilmeyi öğrenmesini sağlar.
Bianca Lars’a sevmeyi öğretirken Margo ona sevilmeyi ve dokunulmanın can yakmadığını öğretir. Bianca bir geçiş nesnesidir; Lars’ın elini tutmayı öğrendiği bir antrenmandır. Margo ise o elin nihayetinde kavuşacağı gerçek sıcaklıktır. Lars’ın Bianca’yı yavaş yavaş “hastalandırıp” vedaya hazırlaması, aslında Margo’nun temsil ettiği o gerçek ve kusurlu dünyaya yer açma çabasıdır.

Filmin finali ise hem hüzünlü hem de umut dolu. Lars’ın zihninde Bianca’yı “öldürmeye” karar vermesi ve kasaba halkının gerçekten bir insan ölmüşçesine cenaze töreni düzenlemesi, Lars’ın artık hayata karışmaya hazır olduğunu gösteriyor. Bianca’nın vedası aslında bir son değil, Lars için iyileşmeye giden bir geçiş yolu. Cenazenin hemen ardından Margo’ya attığı o küçük adım, onun nihayet gerçek bir hayatla temas etmeye cesaret ettiğinin en büyük kanıtı.
– She asked me not to be sad but I can’t help it.
– Yeah, me neither. But it’ll all get better with time.
– That’s how everyone keeps saying so… It’s true. I think in a way but some never been able to like her.
– I suppose we should … catch up with everyone.
– Would you want to take a walk?
– Yes.
