Son yıllarda Afrika’nın Sahel bölgesi, dünya siyasetinin en hızlı değişen coğrafyalarından biri haline geldi. Nijer, Mali, Burkina Faso, Gine ve Çad’da arka arkaya gerçekleşen darbeler yalnızca bölgesel istikrarsızlığın değil; aynı zamanda Avrupa’nın, özellikle de Fransa’nın Afrika’daki sömürgeci politikasının dramatik bir biçimde çöküşe geçtiğinin habercisi.
TARİHSEL SÜREÇ
Son yıllarda ortaya çıkan kırılmaları anlayabilmek için ilk olarak Fransa-Afrika ilişkilerinin arka planını incelememiz gerekiyor. Fransa’nın Afrika ile olan ilişkisi 19. yüzyılda ortaya çıkan emperyalist yayılma politikalarıyla başladı. 1830’da Cezayir’in işgaliyle başlayan süreç, 1880’lerde hızlandı ve Berlin Konferansı (1884-1885) gibi uluslararası anlaşmalarla beraber Fransa, neredeyse Afrika’nın tamamında sömürgeler kurdu. Bu dönemde “uygarlaştırma misyonu” adı altında yerel kaynakları sömürüldü, zorunlu emeği dayatıldı ve kültürel asimilasyon politikaları uygulandı. Bu dönem, Afrika toplumları için Batı’ya siyasi bir bağımlılık düzeni yarattı. Bu düzenin süregelen etkileri, günümüzde Sahel ülkelerinde devlet-halk ilişkisinin kırılganlığını açıklayan temel nedenlerden biridir. 1960’larda Afrika genelinde yükselen bağımsızlık hareketleri bile Fransa’nın bölge üzerindeki baskıcı etkisini gideremedi. Aksine Fransa, “Françafrique” olarak bilinen güç ağıyla etkisini daha sistematik ve kurumsallaşmış araçlarla yaymaya devam ederken Afrika’da kendi çıkarlarını koruyan liderleri destekledi; enerji, maden, altyapı ve savunma alanlarında kontrollerini sürdürdü. Fransa’nın Sahel’de bu ölçüde etkili olması, bölgedeki ülkelerde devlet egemenliğini ve gücünü sorgulatan önemli etkenlerden biri haline geldi. 2020 Darbe Kuşağı, bu tarihsel arka planın temelleri üzerine inşa edilen bir yapı olarak algılanmalıdır.
FRANÇAFRIQUE NEDİR?
İkinci Dünya Savaşı’ndan 1960’lara kadar olan zaman diliminde Afrika ülkelerinin bağımsızlık talepleri yükseldi. Kan ve vahşet dolu savaşlarla kazanılan bağımsızlıklar sonrası, Fransa çıkarlarını korumaya devam edebilmek adına “Françafrique” sistemini kurdu. Françafrique, bilinen tanımıyla, Fransız sömürgelerin Afrika kıtasındaki ikincil konumlarından kurtulmalarından sonra Fransa-Afrika ilişkisinde ortaya çıkan yeni sistemdir. Bilinenin ötesinde yatan gerçek ise Fransa’nın Françafrique adı altında yüzyıllardır süren koloni politikalarının modern dünyada da devam ettirmesidir. Fransa bölgedeki etkisini CFA frangı, askeri üsler ve elit ağlarla sürdürmeye devam etti. Desteklediği diktatörler sayesinde uranyum, petrol ve kakao gibi kaynaklara erişiminde sıkıntı yaşamadı. Afrika ülkeleri hammadde ihraç ederken Fransa bu hammaddeleri işleyerek kendi zenginliğine zenginlik kattı. Örneğin Nijer’de Fransa’nın uranyum kaynaklarına erişimi, enerji kullanımı açısından Fransa için hayati önemdeyken, Nijer halkı bu zenginlikten kendilerine bir pay çıkaramamıştır. Mali ve Burkina Faso’da ise Fransa’nın askeri varlığı, kağıt üstünde “terörle mücadele” amacıyla meşrulaştırılsa da, yerel halk tarafından güvenlikten çok egemenlik kaybının sembolü olarak algılanmıştır. Bu algı, askeri darbelerin toplumsal zeminde destek bulmasının en önemli nedenlerinden biridir. Sonuç olarak; Mali, Burkina Faso ve Nijer’deki darbeler, yalnızca mevcut hükümetlere karşı değil; Françafrique düzenine ve Fransa’nın bölgedeki geleneksel nüfuzuna yönelmiş bir meydan okuma niteliği taşımaktadır. Sömürgeler, tarih boyunca tam egemenlikten yoksun bir yaşam sürmeye mecbur bırakılsalar da 2020 yılından günümüze kadar olan Afrika Darbe Kuşağı’nı incelersek değişen güç dengelerini nedeniyle Afrika-Fransa ilişkilerinin eskisi gibi devam edemeyeceğini görebiliriz.

FRANSA’NIN GÜÇ KAYBI
1990 yılından başlayarak Afrika’da gerçekleşen toplam 27 darbenin 21 tanesi eski Fransız sömürge ülkelerinde meydana gelmiştir. Afrika’nın Sahel bölgesinde darbe ile yönetimi ele geçirenlerin yaptığı ilk şey Fransız askerlerini ülkeden göndermekti. Burkina Faso, Nijer ve Mali’deki darbe yönetimleri, Fransa’nın kendi topraklarında faaliyet göstermesine izin veren anlaşmaları feshetmiş ve Fransızcayı resmi dil olmaktan çıkarmıştır. Fransa’ya yönelik en büyük eleştiri, bu ülkelerde bulundurduğu ordu birliklerinin ülkeyi korumaktan ziyade bölgedeki isyancı gruplara destek verdiği yönünde. Orta Afrika Cumhuriyeti’nde 3 binden fazla askeri bulunan Fransa’nın, 2012 yılından itibaren yaşanan çatışmalarda sivillere yönelik şiddetin önlenememesi, Fransa’nın “bölgenin koruyucu gücü” imajını zedeleyen önemli örneklerden biri olarak öne çıkmaktadır. Sahel bölgesinde yetişen yeni nesil, Fransa hükümetinin Afrika’yı geliştirmek istemediğini, tam tersine Afrika’yı az gelişmiş bir ülke olarak tutmanın Avrupa’yı geliştirdiğini farkına varmıştı ve daha fazla bu durumun baskısı altında hayatlarını sürdürmeye çalışan bir halk olmak istemiyorlardı. Fransa’nın artık kalkınmayı destekleyen bir ortak olmadığı gün yüzüne çıkmıştı. 2019’da Mali’de yer alan protestolarda “Fransa Defol” sloganları atılması ve Fransız bayraklarının yakılması kamuoyunda oluşan Fransız karşıtı yeni algının somut yansımaları olarak dikkat çekmektedir. Sosyal medyada yaygınlaşan Fransa karşıtı söylemler ve “neo-sömürgecilik” eleştirileri de bu protestoların günlük hayat yansımaları olarak ele alınabilir. Fransa hükümetinin bu toplumsal dönüşümü uzun süre dikkate almaması, Sahel bölgesindeki etkisinin zayıflamasında belirleyici bir rol oynamıştır.


2020 SONRASI DARBELERİN ÖNEMİ
Afrika kıtasında son 5 yılda yaşanan darbelerden ilki Mali’de oldu. 18 Ağustos 2020 tarihinde başlayan darbe, devlet başkanı Keita’nın istifasıyla başarıya ulaştı. 2021 yılında Çad ve Gine’de, 2022 yılında ise Burkina Faso’da 2 darbe gerçekleşti. Her ne kadar bu darbelerin bölgede Fransız karşıtlığının çok yoğun olduğu bir atmosferde ortaya çıkması göz ardı edilemez bir faktör olsa da bu denli büyük bir iç karışıklık tek unsura indirgenemez. Çoğu darbe öncesi hükümette görmeye alışkın olduğumuz genel sorun olan ekonomik kırılganlık, güvenlik ve devlet otoritesi boşluğu, Sahel bölgesinde art arda gerçekleşen darbelerde de önemi azımsanmayacak bir rol oynamıştır. Mali darbesinde Keita hükümetinin cihatçı gruplarla mücadelesinde başarısız olması ve ekonomik krize çözüm üretememesi, ülkede hali hazırda var olan Fransız karşıtlığıyla da birleşince bölgedeki darbe zincirinin fitilini ateşlemiştir. Güvenlik açığı ve meşruiyet krizi aynı zamanda Rusya gibi güçlü dış faktörlerin Wagner ve benzeri özel askeri şirketler aracılığıyla bölgeye girmesini de kolaylaştırmıştır. Wagner bölgede sadece askeri bir aktör olarak değil, Fransa’nın temsil ettiği Batı merkezli yönetim idealine bir alternatif olarak konumlanmıştır. Mali’de Fransız güçlerinin sahadan çekilmesinin hemen ardından Wagner’ın ülkeye girmesi de bu durumu destekler niteliktedir. Bütün bu faktörlerle beraber Fransa’nın bölgedeki etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başlaması da darbelerin başarılı olmasında büyük rol oynamıştır. Dolayısıyla Sahel bölgesindeki darbeler yalnızca tek bir konsepte indirgenilememekle beraber bölgedeki Fransız güçlere karşı güvenin azalması, ekonomik kriz ve genel bir emniyet sorunu gibi birçok etkenin birleşmesiyle alevlenmiş çok boyutlu olaylar olarak okunmalıdır.
MACRON’UN KAMERUN MEKTUBU
Fransa’nın sömürge geçmişiyle yüzleşme politikası 2001 yılına kadar gündemde kendine yer bulamadı. 2001 yılında, Paris’te Cezayirli birçok göstericinin öldürüldüğü 17 Ekim 1961 katliamı ilk defa anıldı. Cezayir’de Fransızların uyguladığı baskı kabul edilse de resmi özür veya hukuki bir sorumluluk kabulü gelmedi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, sömürgeciliği ve Fransa’nın geçmişini açıkça medyada eleştiren ilk cumhurbaşkanı oldu. Macron, Kamerun Cumhurbaşkanı Paul Biya’ya yazdığı ve 13 Ağustos 2025’te kamuoyuna yansıyan mektupta, Fransa’nın Kamerun’daki sömürge döneminde ve bağımsızlık sonrasında da devam eden baskıcı şiddeti kabul etti. Macron, 1945-1971 arasında Fransa’nın Kamerun’da oynadığı rolün ciddiyetini resmi olarak tanıdı. Bu dönemde Fransa Kamerun’un bağımsızlık hareketini (UPC) bastırırken binlerce kişiyi yerinden etmiş ve toplama kampları kurmuştu. Macron’un mektuptaki vaatleri arasında eski arşivlerin açılması ve konu hakkında çalışma gruplarının kurulması var. Macron mektubu, Fransa halkının sömürgeci geçmişleriyle yüzleşme konusundaki girişimlerinin en yenisi olmasıyla beraber en kapsamlısı olarak da sayılabilir. Mektup resmi bir özür içermese de Fransa’nın şeffaflaşmaya yönelik ılımlı yaklaşımının en önemli örneklerinden biri. Bu noktada gündeme gelen temel soru; Macron’un yüzleşme politikası, Fransa’nın Afrika’daki askerî ve ekonomik uygulamalarına gerçekten yansıyacak mıdır, yoksa bu girişimler sadece sembolik bir vaat ile mi sınırlı kalacaktır? Sahel bölgesinde hala devam eden ekonomik bağımlılık ilişkileri, anlaşmalar ve bölgede bulunan Fransa askeri üsleri göz önüne alındığında, Macron’un yüzleşme söylemi ve sahadaki pratikleri arasındaki uyuşmazlık dikkat çekmektedir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde Fransa–Afrika ilişkilerinin geleceği, Macron’un yüzleşme politikasını nasıl sürdüreceğine ve nasıl uygulayacağına bağlıdır.
KAYNAKÇA
Pepy, M. D. (1970). France’s relations with Africa. African Affairs, 69(275), 155–162. https://www.jstor.org/stable/719878
https://kriterdergi.com/dis-politika/fransanin-afrikadaki-somurgeciligi-devam-ediyor
francafriquenin-sonu-mu-fransanin-afrikadaki-gerileyen-etkisi
guinea-bissau-coup-what-happened-why-it-matters-what-happens-next

