Modern insanın yaşamında filmler ve diziler artık sadece akşamları ışıkları söndürüp ekranın karşısına geçmek için değil. Hayatımızın aktif bir parçası. Yediğimiz yemeklerin eşlikçisi, arkadaşlarımızla geçirdiğimiz vaktin destekçisi ya da aynı bu yazıyı yazarken yaptığım gibi arka plandaki bir ses… Akıllı telefonlardan tutun devasa ev sistemlerine kadar her yer birer hikaye anlatıcısına sahip. Peki, bizi saatlerce koltuğa çivileyen ve karakterlerle birlikte ağlayıp gülmemize sebep olan bu tutkunun arkasında ne yatıyor? Neden sadece izlemiyoruz da o dünyanın bir parçası oluyoruz?

Aslında ekran başında verdiğimiz her tepki, antik dünyadan devraldığımız bir mirasın ,yani katharsisin, modern yansımasıdır. Aristoteles’in binlerce yıl önce tiyatro sahneleri için tanımladığı bu arınma hali, bugün pikseller aracılığıyla tekrardan yaşama geçiyor. Günlük hayatta hepimiz toplumun parçası olabilmek adına duygularımızı kilitliyoruz. Sinirimizi yutuyor, hüzünlerimizi erteliyoruz. Fakat ışıklar sönüp film başladığında o kilitler kendiliğinden açılıyor. Kendi hayatımızda dökemediğimiz gözyaşlarımızı, gerçekte var olmayan bir karakterin kendisi kadar gerçek olmayan kaybına döküyoruz. Film bittiğinde hissettiğimiz o tuhaf hafifleme hissi tesadüf eseri değil. Ekrandaki karakter bizim yerimize bağırmış, acı çekmiş ve yenilenmiştir.
Bilimsel tarafta ise işler daha da ilginç bir boyuta taşınıyor. Beynimizdeki ayna nöronlar, biz koltukta mısırımızı yerken aslında bizi o maceranın tam ortasına ışınlıyor. Ana karakterin yanında oluyoruz aniden. Karakterin kalbi kırıldığında bizim beyin devrelerimizde de benzer bir sızı beliriyor ama zihnimiz bunun bir kurgu olduğunu bildiğinden bu yoğun duyguları “güvenli alanda” yaşamış oluyoruz. Bastırılmış duygularımızı bir karakterin omuzlarına yüklüyoruz ve bölüm sonunda o yükten kurtulmuş olarak ayağa kalkıyoruz. İşte bu yüzden bir şeyler izlemeyi bazen sadece vakit öldürmek için değil de, zihnimizi boşaltmak ve yeniden dengelemek için tercih ediyoruz.
Hayat çoğu zaman sorumluluklar, stres ve monotonluklarla dolu. Belki haftanın yedi günü farklıdır ama yeni Pazartesi, üç hafta geride kalan pazartesiyle aynıdır. Dizi ve filmler, bu ağın ortasında bize bir kaçış rampası sunar. Ödevlerin teslim tarihinden, gündelik kaygılardan, iş hayatındaki gürültülerden veya susmayan düşüncelerimizden bir tuşa basarak kaçabiliriz. Artık başka bir evrendeyizdir. Biz de Westeros’un karlı surlarında taht oyunlarının bir parçasıyızdır ya da Rick Sanchez’le birlikte boyutlar arası bir karmaşaya dalarız. Bu sadece zaman geçirmek değil, ruhu başka evrenlerde tatile çıkaran ve zihni dinlendiren bir mola verme biçimidir.

İnsan doğası gereği meraklıdır. Her zaman da diğerinin düşüncelerini ve hayatını anlamaya çalışır. Film ve diziler, bize hiç giremeyeceğimiz evlerin kapılarını açar. Bir bakmışız, Walter White’ın o masum kimya öğretmeninden bir suç baronuna dönüşme sürecindeki vicdan azabına ortak oluyoruz. Bir sonraki akşam, Succession’daki güçlü ama sevgisiz ailenin koltuk savaşını izlerken paranın her şeyi satın alamayacağı gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Bu durum yalnızca bir hobi değil, aynı zamanda empati yeteneğimizi geliştirir. Farklı yaşam biçimlerini ve bizden çok farklı düşünen insanları anlamak, dünyayı daha geniş bir perspektiften görmemizi sağlar.
Dizi izlemek her ne kadar bireysel bir eylem gibi gözükse de aslında son derece sosyal bir aktivitedir. Ertesi gün ofiste, okulda ya da sosyal medyada “dün akşamki bölümü izledin mi?” sorusuyla başlayan sohbetler, bizi topluma bağlar. Ortak bir anlatıya sahip olmak, aynı dili bile paylaşmadığımız yabancılarla aramıza köprü kurar. Bir dizinin finali üzerine yapılan tartışmalar ya da oluşturulan teoriler etrafında birleşen topluluklar, yeni dünyanın ateş başı sohbetidir.
Sinema demek, görsel sanatların zirvesi demektir. Müzik, resim, edebiyat ve tiyatronun muhteşem birleşimidir. Bir sahnenin ışıklandırılması, kostümler, kullanılan renkler, arka plandaki müzik ve nice ufak detay… Hepsi birleşerek bizlere estetik haz sunar. Bunun yanı sıra, karmaşık senaryoları takip etmek ve gizemleri çözmeye çalışmak zihnimizi diri tutar. İyi bir film ya da dizi, izleyiciye sadece cevaplar sunmaz. Aynı zamanda izleyicinin zihninde hayatın anlamı, etik değerler ve gelecek hakkında sorular belirmesini sağlar.
Her şeyin sonunda, dizi ve film sadece boş zaman aktivitesi değildir. Bu eylem, insanın kendisini anlama, kısa yoldan dünyayı keşfetme ve duygusal dengesini kurma çabasının modern bir yardımcısıdır. Işıklar karardığında ve jenerik müziği başladığında sadece bir hikayeye değil, aynı zamanda kendi iç dünyamızın derinliklerine doğru bir yolculuğa başlarız.
Hangi türü severseniz sevin; ister bir dönem draması, ister aksiyon. İzlediğiniz her kare sizi biraz daha siz yapar. Bir sonraki bölümü heyecanla beklemenizin sebebi, o hikayede kendinizden bir parça bulmuş olmanızdır. Belki bir karakterin sessizliği sizin dile getiremediğiniz kırgınlığınız, belki de kahramanın zaferi hep hayal ettiğiniz başarıdır. Ekrandaki ışıklar sönüp siyah ekranda gördüğünüz kişi artık yalnızca bir izleyici değildir. Aynı zamanda başka hayatların tecrübesine sahiptir. Sinema bizi bize hatırlatır, yalnızca başkalarını anlatmakla yetinmez. Her jenerik aktığında kendi hikayemize devam etmek için ihtiyaç duyduğumuz o ufak kıvılcımı yanımıza alırız.






