Bilişsel Etimolojik Öğrenme ve İletişim: İnsanoğlu Nasıl Konuştu?

Önce anlamsız sesler ve hareketlerle iletişim kurmaya başlayan insanoğlu nasıl oldu da konuştu? Mutlaka merak eden olmuştur. Aslında hayatımın çok uzun bir dönemini ben de bu konuyu merak ederek geçirdim. En sonunda öğrenmeye ve  konu hakkında öğrendiklerimi bu yazımda sizlerle paylaşmaya karar verdim. Bilişsel etimolojik öğrenme ve iletişim konusunu ele almak için bir kaç farklı alanda, bir kaç farklı aşamada gerçekleşen olayların bilgisine ve bu bilgilerin birbirleri ile nasıl koordineli olduğunu öğrenmeye ihtiyaç bulunuyor. Daha sonra konuşmanın bütün bu bilimsel ayrıntılar ile olan bağıntısını elbette açıklayacağım.

  • İnsanın Gelişim Evreleri ve Öğrenme: İnsan hayatı boyunca bir çok farklı gelişim evresinden geçiyor, anne karnında başlayan bu serüven, doğum sonrasında bebeklik süreci, daha sonra çocukluk, genç erişkinlik, erişkinlik, olgunluk ve yaşlılık olarak birbirini takip ediyor. Ortaya atılan bir çok iddiaya göre öğrenme anne karnında başlıyor. Bu konu günümüzde bir çok bilim insanı tarafından gündeme getiriliyor.

  • Beynin Boyutsal Gelişimi: En önemli organımız olan beynimiz gelişimine pre-gelişim evresinde yani anne karnında başlıyor. Bebeklikte devam ederken, çocukluk ve genç erişkinliğe kadar büyümeyi sürdürüyor ve boyutsal gelişimi bu noktada sona eriyor. Ne var ki, öğrenme boyutunda gelişmeyi asla bırakmıyor. Beynimiz yetilerimizi ve yaşamsal fonksiyonlarımızı, diğer bir deyişle her şeyi kontrol eder. Bu sebeple çok önemlidir. Aynı zamanda merkezi nöron (sinir) sistemimize de ev sahipliği yapar. Beynimiz boyutsal gelişimini sürdürdüğü sürece barındırdığı sinir hücrelerinin ve kıvrımlarının (yüzey alanının) sayısı büyük bir hızla artar. Bu sayı arttıkça, yetiler, öğrenme ve hafıza gibi olgular da benzer bir hızda gelişim gösterir.

 

  • Temporal Lob: Beynin 4 lobu vardır. Biri de temporal lobdur. Beynin temporal lobu, öğrenme, öğrenilenleri hafızaya aktarma, düşünme ve konuşma gibi bazı yetilerin merkezidir.

  • Sinir Hücreleri: Algı (fiziksel his), öğreti ve anlamlandırmanın iletiminden sorumludur. Dendrit ve akson denilen hücre uçlarının birbirleri ile yaptıkları bağ sonucu elektriksel iletim yoluyla bilginin taşınması sağlanır.

  • Hafıza: Beyinde bulunan limbik sistem adı verilen sistem bilginin kalıcı olmasını sağlar. Bunun için bu sistemin içerisinde var olan Hipokampus denilen yapının uyarılması gerekir.

 

Konuşma ve dil öğrenme yetilerinin sağlıklı gelişimi için birbirleri ile tam kapasitede ve koordineli çalışması gereken bu sistemlerin, olabildiğince yoğun ve aktif çalışması büyük önem taşır.

Konuşmayı öğrenmenin bu bilgiler ile ilgisi nedir? Nasıl bir bütünsellik ilişkisi vardır?

Sorulması gereken önemli bir soru olduğunu söyleyebilirim. Şunu belirtmeliyim ki, konuşma bir motor hareketi kazanımıdır yani biyolojik olarak mekanik bir yetidir.

Bir insan çevresi ile iletişim kurmak için önce anlamsız sesler çıkarır ve işaret etme yetisini kullanır. Gelişme sürecinde çevrenin verdiği bir takım uyarılarla cevap verse dahi anlaşılmadığını gören bir bebek daha sonra anlaşılabilmek için çıkardığı sesleri çevresinden işittiği seslere vokal olarak benzetmeye çalışır. Bu sesler çevreden duyduğu dış ortam sesleri olabilir veya konuşma türünde olabilir. Bunu başarabilmesi için çevreden olabildiğince çok sese ve konuşmaya (uyarı) maruz kalması ve cevap vermesi çok önemlidir. Ne kadar çok kendisi ile iletişime geçilirse o kadar çok cevap verme ihtiyacı hissedecektir. Cevap verdikçe vokal ve lingustik beceriyi edinir. Bu ilkel cevap vermeler, taklit metodu ile gerçekleşir ve insanın ilk motor hareketlerindendir. Bu motor hareketler yani egzersizler, dil, damak & gırtlak, yani “linguistik egzersizleri” olarak da bilinir. Motor hareketleri geliştiren egzersizlerin yoğun tekrarı, dil ve lehçe öğreniminde büyük bir rol oynar. Demek oluyor ki hem bebeklik hem de bebeklikten çocukluğa geçiş sürecinde insanın dış dünya ile olan yoğun iletişimini sağlamak konusunda ailelere ve iyi öğretmenlere büyük sorumluluk düşüyor. Bu süreç ailede başlayarak, küçük yaştaki bireyin sosyal yaşamında da (okul öncesi & okul) devam eder.

Motor kazancın yanı sıra, insan bedeni gelişim gösterdikçe beyin kıvrımlarının ve sinir hücrelerinin de sayısı artar. Bu sayı arttıkça öğrenme ve konuşma yetisinin katsayısında da artış gözlemlenir. Bu süreç içerisinde öğrenmede sınır yoktur. Dolayısı ile küçük yaşlarda bir insan konuşmayı öğrenirken, eş zamanlı birden fazla dil ve lehçeyi ana dili yetkinliğinde öğrenmesi mümkün ve daha kolaydır. Sebebi ise beyindeki sinir hücresi ve kıvrım sayısı artışına bağlı hafıza merkezinin  de büyük hızdaki gelişimidir.

Önce harflerin sonra da kelimelerin bir araya getirilmesi ile başlayan konuşma ve dil öğrenme sürecinin ne derece kolay veya yoğun olduğu limbik sistem içerisinde yer alan hipokampusa ulaşan uyarının yoğunluğuna bağlıdır. Ulaşan bir bilginin kısa süreli hafızadan uzun süreli hafızaya geçişi burada gerçekleşir. Bir önceki kısımda da belirttiğim gibi yapılacak olan egzersizlerin (iletişimin) çokluğu uzun süreli hafıza gelişiminde de etkilidir.

Bir de ek not ile belirtmek isterim ki, küçük yaşlardan itibaren öğrenilen konuşma ve dil yeteneği geliştirme sürecinde, öğrenmenin derecesi bir miktar bireyin sahip olduğu kalıtımsal mirasa da bağlıdır. Yani hepimiz konuşma yetisi alanında anne, baba ve geçmiş atalarımızdan bir iz taşıyoruz.

 

Konuşmaya ve dili öğrenmeye katkısı yatsınamaz: Anlamlandırma

Bir insanın hayatının ilk zamanlarında (bebeklik dönemi) konuşmaya teşebbüs ettiği ilk kelimeler, en yakınları olan annesi ve babası tarafından dahi anlaşılamaz. Daha sonraki konuşma evrelerinde tabi ki anlaşılmaya başlayacaktır. Annenin ve babanın çocuğu anlayamadığı gibi aslında çocuk yani bebek te çevresini anlayamaz, anlayamamasına rağmen verdiği tepkiler yaradılıştan gelen hayatta kalma içgüdüsü ile ilgili olan, ihtiyaç gidermeye yönelik tepkilerdir, bu tepkiler bebeğin çevresini anlamlandırabildiği anlamına gelmez. Anlamlandırma sürecinin gelişiminde iki tane metot rol oynar; “direkt anlamlandırma” ve “indirekt anlamlandırma”. Direkt anlamlandırma, daha çok ailede başlayan öğrenim sürecidir. İnsan, henüz bebekten, annesinin ve babasının çocuğa söylediği bazı kelimelerin karşılığı olan nesneleri çocuğa göstererek bir şartlı refleks oluşturulmaya çalışır.

Tabi ki, diğer bahsettiğim süreçlerde olduğu gibi bu sürecin gelişimi de olabildiğince çok uygulanmaya çalışılması gereken tekrarlara bağlıdır. İndirekt anamlandırma ise, insanın yani bebeğin yürüme, dokunma, objeleri yakalama ve tutma gibi bir takım motor refleksleri gelişmeye başladıktan sonra çevresinde sürekli duyduğu bazı kelimelerin karşılığı olan objeleri kendisinin deneyimlemesi (deney yöntemi) veya en azından çağrışımlarını deneyimlemesi ise ancak kendi kendine gösterdiği bunun gibi çabaların sıkça tekrar edilmesine bağlıdır.

Buradaki örnekler yalnızca bebeklik dönemi için de geçerli değildir. Hayatımızın bazı dönemlerinde keyfi bazı dönemlerinde ise birtakım zorunluluklardan kaynaklı olarak ana dilimizin haricindeki bazı yabancı dilleri öğreniriz. Bir yabancı dili öğrenme sürecinde de aynı süreçler geçerlidir. Duyulan kelimenin karşılığının nesneler ile şartlı reflekse bağlı öğrenmeye dönüştürülmesi veya kendi çabamızla deneyimleyerek yaptığımız öğrenme türleri anlamlandırma evresinin doğal süreçleridir.

 

Kaynakça:

  1. ALTIOK, Füsun. “Çocukta Dilin Oluşumu Ve Gelişimi.” Ankara Üniversitesi Dergileri, vol. 4, no. 1, ser. 5728, 1971, pp. 115–132. 5728, dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/40/488/5728.pdf.
  2. Taybaş, Çağlayan. “Hipokampüs.” Sinirbilim, Sinirbilim, 4 Sept. 2017, sinirbilim.org/hipokampus/.

Leave a Reply