Geçtiğimiz eylül ayında, Volkswagen’in ABD’de emisyon testlerinde usulsüzlük yaptığının tespit edilmesi ile birlikte büyük şirketlerin daha fazla kar elde edebilmek amacıyla yaptığı yasadışı işlemler tekrar sorgulanmaya başladı. Volkswagen’in emisyon skandalı akıllara geçmişte yapılmış en büyük skandallardan biri, hatta en önemlisi olarak görülen Enron Skandalı’nı getirdi.

Enron şirketi, 1985 yılında iki doğalgaz şirketinin birleşmesi ile oluşan orta çaplı bir şirket konumunda iken, ABD’de enerji piyasasının liberalleştirilmesi ile birlikte hızlıca gelişmeye başladı. Serbestleşmenin getirdiği rekabet ortamında future sözleşmeler (gelecekteki enerji teslimlerinde fiyat garantisi) artık onun adıyla anılır olmaya başlamıştı. 2000 yılına gelindiğinde ise, Enron, artık toplam geliri yaklaşık 100 milyar dolar olan, toplam aktifleri 65 milyar doları bulan ve çalışan sayısı 20 000’e ulaşmış dünyanın en büyük enerji şirketlerinden biri haline gelmişti. Avrupa ve ABD enerji ticaretinin yaklaşık %20’si Enron şirketinin kontrolünde bulunuyordu.

Şirket hızlıca büyüyordu. 2000 yılında, ABD’nin en yüksek ciroya sahip 500 şirketinin sıralandığı Fortune 500 listesinde 7. sırada kendine yer bulması da bunun en büyük göstergesiydi. Ancak, bu hızlı yükseliş çok uzun sürmeyecekti. 2001 yılının Ekim ayında, şirketin denetçi firması Enron’un iştirakçilerinin kar ve zararlarını bilançoda göstermesini söylemesi çöküşün fitilini ateşleyen açıklama olmuştu. 16 Ekim enron_chart2001’de şirket, 6 aylık net karı 544 milyon dolar, öz sermayeyi ise 1.2 milyar dolar azaltarak düzeltti. 8 Kasım 2001’de ise ikinci bir duyuru ile 1997, 1998, 1999 ve 2000 yıllarına ait net karlarını da düzelterek ilan etti. Enron’un iç yapısının oldukça çürük olduğunu anlayan yatırımcıların hisselerini hızlıca ellerinden çıkarmaya başlamasıyla, şirketin hisse senetleri 80 dolar seviyelerinden önce 20 dolara sonra ise 0.20 dolara kadar düşerek şirketin iflasa sürüklenmesine yol açtı. Böylece, Enron 2 Aralık 2001 tarihinde iflas başvurusunda bulunarak devin çöküşünü tasdik eden son imzayı attı.

Şirketin yapmış olduğu düzeltmelerden sonra gerçekleştirilen soruşturmalar sonucunda, şirketin zararlarını çeşitli türev araçları ve finansal hilelerle kapattığı anlaşılmıştı ve tek suçlunun şirketin kendisi olmadığının farkına varılmıştı. Şirketin 1986 yılından beri beraber çalıştığı denetleme firması Arthur Andersen’de bu skandalda çok ciddi paya sahipti. Uygulamış oldukları yasadışı muhasebe kuralları sayesinde şirketin gelirleri fazla, giderleri düşük gösteriliyor, varlık değerleri fazla, borç mevcudu az beyan ediliyordu. Enron dışında kurulmuş olan SPEs-Special Purpose Entity (Özel Amaçlı Şirketler) aracılığıyla risklerin ve zararların bilanço dışına aktarılması, yapılan bu muhasebe hilelerinde en önemli paya sahip olanıydı. Bu sayede şirkete karlı ve parlak bir görüntü kazandırılarak hisse senedi fiyatları yükseltiliyordu.

Şirketin dışarıdan karlı ve parlak olarak görünen yüzünün aslında hiç de öyle olmadığı, çoğu şirket çalışanı, yöneticiler ve denetçi firma tarafından bilinmesine rağmen, bu skandalın önlenmesi için hiç kimse müdahale etmeyecekti. Çünkü şirketin hisselerinin %70’i çalışanlarına aitti ve şirketteki herhangi bir kayıp kişisel çıkarlarına ters düşecekti. Yöneticiler de maaş, prim ve mevkii kaygısıyla gerçeği saklama taraftarıydılar. En önemli uyarıcı ve düzenleyici olması gereken Arthur Andersen tarafında ise gerçeği saklamak için çok fazla sebep vardı. Enron’un birçok çalışanını Arthur Andersen’den alması, Arthur Andersen çalışanlarını gerçeği saklamak için zorlayan sebeplerden biriydi. Ayrıca, Enron’un Arthur Andersen’den denetim hizmeti yanında danışmanlık hizmeti de alıyor olması, hatta denetim için 25 milyon dolar, danışmanlık içinse 27 milyon dolar ödemesi Arthur Andersen’in gerçeği gizlemesinin diğer sebebiydi. Eğer Enron kaybederse, kendileri de uzun yıllar beraber çalıştıkları ve çok ciddi gelir elde ettikleri müşterisini kaybedebilirdi. Zaten geçmişinde Waste Management ve Sunbeam şirketlerinin zararlarını da aynı hilelerle saklayarak iflas etmesine sebep olan Arthur Andersen’in Enron’un da iflasında payı bulunması çok garip karşılanmamalı.

Hem Volkswagen’in emisyon skandalına hem de Enron skandalına baktığımızda ortak sıkıntının etik eksikliği olduğunu söyleyebiliriz. Enron’un eski CEO’su Jeffry Skilling’in hocasının Forbes’a verdiği bir röportajda yönettiği firmanın halk sağlığına zararlı bir üretim yapmaya başlarsa ne yapacağı soruluyor. Skilling’in hocasına verdiği cevapsa etik anlayışının nasıl olduğunu anlamamız için yol gösterici nitelikte: “Ben üretimi yapmaya ve satmaya devam ederim. Bir işadamı olarak benim görevim şirketimin hisse senetlerini en yüksek kar payıyla döndürmektir. Zararlı ürünleri kontrol etmek ise hükümetin görevidir.” CEO’su bu anlayışa sahip olan bir firmanın böyle bir skandala sebep olması da çok şaşılmamalı diye düşünüyorum.

Enron’un 2001 yılında ortaya çıkan bu skandalından sonra ABD hükümeti 30 Temmuz 2002 yılında çıkardığı Sarbanes-Oxley Yasası ile halka açık şirketler ve denetimciler hakkında geniş reformlar getirerek yeni skandalların önüne geçmeye çalışmıştır. Bu düzenlemeye paralel olarak birçok ülke de sermaye piyasalarında çok ciddi düzenlemelere gitti.

Enron skandalına daha detaylı bakmak isterseniz Enron: The Smartest Guys in The Room filmini izlemenizi tavsiye ederim.

Kaynakça

http://kutuphane.dogus.edu.tr/makale/13093738/2014/cilt5/sayi1/M0016450.pdf

-http://iibfdergisi.ksu.edu.tr/Imagesimages/files/2013-4.pdf

-http://www.bilgedenetim.com/makaleler/haber_oku.php?haber_id=6

-http://archive.ismmmo.org.tr/docs/sempozyum/06Sempozyum/2oturum/AycaZeynepSuer.pdf

-https://www.ekodialog.com/Makaleler/enron_skandali_sermaye_piyasalari.html

Leave a Reply