Gündemi haber kanallarından veya bu geleneksel yolla olmasa da sosyal medya aracılığıyla takip eden herkesin bilebileceği üzere, geçtiğimiz haftalarda İstanbul Saraçhane Meydanı’nda “Büyük Aile Yürüşü” ismiyle bir miting düzenlendi, öyle ki bu mitinge olan desteğin artması adına, Yesevi Alperenler Ocağı’nın hazırladığı katılım çağrısı, RTÜK tarafından kamu spotu olarak ücretsiz yayınlandı. LGBTQ+ hakkında, “Dijital çağda Türkiye’yi ve dünyayı saran bir virüs” şeklinde bir tanımın yapıldığı bu videonun kanallarda yayınlanması ise, CHP’li RTÜK üyesi İlhan Taşçı’nın iddialarına göre Kamu Spotları Yönetmeliği’ne aykırı bir usulle gerçekleşti. Buna rağmen söylenebilir ki, gerek kamu spotu gerekse internet ve diğer teşkilatlanmalar aracılığıyla yapılan bu çağrı hedeflenen kesimde destek buldu ve 18 Eylül 2022 günü İstanbul Saraçhane’de binlerce insan “ailelerini korumak adına” bu yürüyüşe katıldı.

Aslına bakarsanız, 21 yaşında bir üniversite öğrencisi olarak bu mitingin ve katılanların motivasyonunun incelenmesi hakkında belki bana gelene kadar rol alması gereken birçok farklı meslek grubu var, belki hukukçular, sosyologlar ve hatta psikologlar… gibi. Ancak ülkenin belli bir kesiminin bu denli açıkça hedef gösterilmesi karşısında sessiz kalan milyonlara katılmak istemediğimden, bu ay gazete köşemi bu konuyla meşgul etmeye karar verdim. Bu yüzden sizlere ilk önce mitinge katılanların bazı argümanlarını sunup, ardından bu miting ve benzeri oluşumların varlığını “hoşgörü paradoksu” kavramı çerçevesinde değerlendirerek görüşlerimi aktarmak niyetindeyim.

Fikirde Birlik ve Mücadele Platformu, İsmailağa, Hakyol, Hüdayi Vakfı, Siyer Vakfı, TÜGVA, İHH, Ülkü Ocakları, Yesevi Alperen Ocakları, Osmanlı Ocakları gibi çeşitli kuruluşun organize ettiği bu yürüyüş, her yerde “Büyük Aile Yürüyüşü” ismiyle tanıtıldı. Öncelikle belirtmek isterim ki mitinge katılanların LGBTQ+’ların varlığını, daha doğrusu varoluş çabalarını ne açıdan kendi ailelerine yönelik bir saldırı olarak değerlendirdiklerini anlamamış olmakla birlikte, sloganlarının ve Cumhurbaşkanlığına göndermek üzere topladıkları imza kampanyasının da bu çerçevede toplandığını söylemek hiç de zor değil.

Bu yazıya ilgi duymuş ve bu kısma kadar ilerlemiş birinin LGBTQ+ ifadesinin anlamını bilmeyeceğine pek ihtimal vermesem de, açıklamak gerekirse açılımının “Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Trans, Queer +”  olduğunu ve bu kimliklerdeki, yani farklı cinsel yönelim ve cinsiyete sahip olan kişileri kapsadığını söyleyebiliriz. Peki bu kişiler, sadece doğuştan farklı bir yönelimde veya cinsiyette dünyaya gelerek binlerce insanı nasıl ailelerini yok etmeye çalıştıkları konusunda devasa boyutta bir endişeye sürükledi? Aile ve nesilleri tehdit ettiği iddia edilen “küresel çeteler” tam olarak kim ve ne yollarla aile ve nesilleri tehdit ediyor? Bahsedilen “çeteler” dünya çapında uzun yıllardır ayrımcılığa uğrayan, kimi ülkelerde kelimenin tam anlamıyla temel insan hakları tehdit edilen LGBTQ+’lar ile dayanışma içinde olmayı amaçlayan insan hakları dernekleri ise; bu derneklerin LGBTQ+’lar için güvenli alanlar oluşturma ve onların hayatlarına devam etme çabalarına destek olmak dışında hangi faaliyetleri gelecek nesiller için bir tehlike oluşturuyor? LGBTQ+’ları insan dışı gibi görüp herkesi zorla farklı yönelimlere sahip olmaya zorlayan ve buna karşı çıkananları tehlikeye atacakmışçasına gelecek nesilleri tehdit eden bir varlık olarak düşünme delüzyonu tam olarak hangi faaliyetlerinden kaynaklandı? Belki de en önemlisi, bu yürüyüş sonucunda hedeflenen sonuç tam olarak ne; bu insanlar Cumhurbaşkanlığına “önlem alınması” için topladıkları imzalarla ne gibi önlemlerin yürürlüğe konmasıyla tatmin olacaklar? Zaten eşcinsel çiftlerin evlenme, evlat edinme gibi haklarının bulunmadığı, transseksüellerin gerek iş hayatında gerekse günlük yaşamda yeterince zorluklarla karşılaştığı ülkemizde LGBTQ+’lara karşı atılması beklenen adım nedir? Halihazırda ellerinden alınabilecek bir ayrıcalıkları bulunmayan bu azınlık gruplara karşı beklenen müdahale tam olarak ne ölçüdedir? Bu mitingin sonunda tüm bu sorulara maalesef ki makul bir yanıt alınamamakla birlikte, benim bu yazıda yer vermeyi dahi istemediğim çeşitli yanıtlar, katılımcılarla yapılan kısa röportajlar sonucu sosyal medyaya düşerek, zaten koca bir topluluk tarafından sistemli olarak hedef gösterilen insanları iyice endişelendirmek ve onlar için bir korku iklimi yaratmak dışında bir sonuca varamadı.

Yazımın giriş kısmında bahsettiğim üzere, sizlere biraz da “hoşgörü paradoksu”ndan söz etmek istiyorum. Bu kavram, ilk olarak Karl Popper isimli filozof tarafından öne sürülmüş ve şöyle tanımlanmıştır:

“Sınırsız hoşgörü, hoşgörünün yok olmasıyla sonuçlanacaktır. Eğer hoşgörünün kapsamını hoşgörüsüzleri de kapsayacak biçimde genişletirsek, eğer hoşgörülü bir toplumu hoşgörüsüzlerin şiddetli saldırılarından korumaya hazır olmazsak; o zaman hoşgörülüler ve onlarla birlikte de hoşgörü, hoşgörüsüzler tarafından yok edilecektir.”

Bu paradoksun “Büyük Aile Yürüyüşü” ile bağlantısını sorgulayacak olursanız, size özellikle sosyal medyada yürüyüşü anti-demokratik ve ayrıştırıcı bulanlara karşı sunulan argümanların; yürüyüşün bir ifade özgürlüğü olduğu ve nasıl LGBTQ+’lar toplumda var olarak ve haklarını talep ederek bu özgürlüğü kullanıyorlarsa karşıtlarının da aynı imkana sahip olması gerektiği ekseninde olduğunu sunabilirim. Bu cevapları okuduğumda, “özgürlüğün kısıtlanması talebine özgürlük” gibi bir ikilemin varlığı bana ironik gelmişse de, yaptığım birkaç araştırma sonucu bunun dünya çapında savunabilen bir görüş olduğunu gördüm. Konumuza dönecek olursak, insanların varoluşlarından dolayı ve azınlık olmalarından cesaret alınarak oluşturulan bu baskıcı ve taleplerinin sınırları dahi belli olmayan bu görüşlerin ifade özgürlüğü kapsamına alınıp alınmamasındaki görüşünüzü siz okuyuculara bırakmakla birlikte, oldukça tehlikeli bulduğumu belirtme sorumluluğunu hissediyorum. Ek olarak, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında kimi devletlerin totaliter rejimlere karşı bir önlem amacıyla geliştirdiği “militan demokrasi” isimli sistemden de söz etmek gerektiğini düşünüyorum. Federal Almanya anayasası 18 ve 21. maddelerinde varlığını gösteren bu sistem, kısaca demokrasinin demokrasiye ve onun getirilerine karşı kullanılamayacağını garanti altına almayı amaçlar. Bizim anayasamızdaki madde 14’te de “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz” ifadeleriyle desteklenen bu anlayışın varlığı, yapılan LGBTQ+ karşıtı yürüyüşün hukuki meşruiyetini sorgulamama yol açsa da, devletin bazı kuruluşlarının doğrudan desteğini almış olması sebebiyle beni maalesef suskunluğa sürüklemiş bulunuyor.

Yazımı sonlandırırken vurgulamak isterim ki, 21. yüzyılda bir hukuk devletinde insanların varoluşları, azınlıkta bulunmaları ve yalnızca hayatlarını eşitçe yaşayabilme istekleri sebebiyle bu kadar açıkça hedef gösterilmesi, topluma karşı bir tehlike gibi sunulması ve belki de kendi öz ailelerinin yanında bile güvende hissetmemelerine yol açtırılması beni oldukça derin bir umutsuzluğa sürüklemekte. Son olarak şunu söylemek isterim ki, insanların özel hayatlarını ilgilendiren, değiştiremedikleri ve değiştirmek zorunda da olmadıkları kimlikleri, başkalarının hayatlarına bir müdahale içermediği sürece kriminalize edilmemelidir çünkü asıl tehlikeli ve öldürücü olan sevgi değil nefrettir.

KAYNAKÇA

Açık Toplum ve Düşmanları (The Open Society and Its Enemies) (İngilizce). Routledge Yayınları. s. 581.

https://www.birgun.net/haber/lgbti-karsiti-kamu-spotu-nu-rtuk-baskani-ebubekir-sahin-mevzuata-aykiri-bicimde-yayinlatmis-402070

https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/istanbulda-gericiler-lgbti-karsiti-miting-yapti-1982514

http://www.libertedownload.com/LD/arsiv/22/08-yusuf-sevki-hakyemez-ikibinli-yillarda-militan-demokrasinin-guncelligi.pdf

Leave a Reply