Sanatın, insanın kendisinden bir şeyler vererek yaratılması gerektiğine inanırdım hep. Ama bazı fotoğrafları -özellikle Ara Güler’e ait olanları- görünce, yolun kenarında duran ve bizim gibi sıradan insanların hayatlarına değmeyen görüntüleri yakalayıp onları ölümsüzleştirmenin de özveri gerektirdiğini düşündüm. Ve kafamda birkaç senaryo yazdığımda bu fotoğrafın sadece bir görüntüden ibaret olmadığı düşüncesi sardı beni. Bu yüzden bu fotoğraf özellikle dikkatimi çekti.

Birçok insan için bu fotoğraf, deniz kenarında bir kasabada veya hiç de hoş olmayan sebeplerle kıyı şehirlerimize gittiklerinde görebilecekleri sıradan bir görüntü olabilir. Ama fotoğrafın arkasında farklı duygular, kendimizden bir şeyler bulmaya çalıştığımızda durum hiç de öyle olmuyor. Fotoğraftaki ’deniz kenarındaki bir yer’ algısından az da olsa sıyrılıp kendi kafamızda, oraya ailesiyle son defa gelmiş ama bunun son oluşundan habersiz hasta bir çocuğun öyküsünü yazdığımızda bu görüntüyü hüzne boğabiliriz. Birbirini seven iki insanın evlenmeye karar verdiği yerin burası olduğunu düşündüğümüzde ise içimiz kıpır kıpır olur. Bu fotoğraf beyaz bir kağıt gibi aslında; ne hissetmek istersem o duyguyu veriyor sanki. Bakan kişinin hayatta karşılaştığı iyi veya kötü olaylara nasıl baktığı ya da o gün nasıl hissettiğine göre değişiyor sanki fotoğraf.

Bazen de bir hikaye çıkarmak gerekmez de kendimizi orada hissetmek bile bu fotoğrafı anlamaya yeter. Bugün yaşadığımız tüm kötü olayları bu fotoğrafa baktığımız süre boyunca geride bırakıp orada o havayı soluyor, deniz kokusunu içimize çekiyormuş gibi durup dinlenebiliriz. Söz konusu bu kare beni dinlendiriyor. Ben oradaymış gibi hissediyorum her sene İstanbul’a gitmeyi dört gözle beklediğimi düşünerek. Oraya götürüyor beni. Görür görmez bu fotoğrafı seçmemin sebebinin ‘İstanbul’u özlemek’ olduğunu düşünüyorum. Ama yine de görüntünün içine hikayeler yazmak, denizin kenarındaki bu yere karakterler koymak, o an ölümsüzleştirilmeden önce o sandalyelerde oturan insanları konuşturmak, belki de kendi ütopyalarımız kurgulamak bizi bugün yaşadığımız rutin hayatlarımızdan alıp götürüyor. Rahatlatıyor.

Ara Güler, bu eseri için ‘’Bu fotoğraftaki vapur Boğaziçi’nde Kandilli’den kalkan vapurdur. Eski İstanbul Anıları kitabımın Temmuz 1994’teki ilk baskısında bu fotoğraf için bir şiir yazmıştım ve çok sevmiştim o şiiri. Onun için bu kitabın son fotoğrafı da aynı fotoğraf olduğu için aynı sevgimi eskisi gibi bildirmek için o şiiri tekrar yazıyorum…
Ve…
günlerden bir gün
güzel bir günbatımında
kalktı gemisi eski İstanbul’un
Boğaziçi’nden.’’ dizelerini yazıyor. Sanıyorum ki bu kare sanatçının kendisi için de sıradan bir kare değil. Önceki satırlarda da bahsettiğim gibi, baktığı yeri diğer insanlardan farklı gören kişi sanatçı oluyor bence. Bizim sıradan gördüğümüz birçok şey başka bir bakıştan birçok duygunun ifadesi demek olabilir. Dolayısıyla yine başladığım noktaya dönüyorum. Birden farklı açıdan bakmak; iç dünyamızı, fikirlerimizi, duygularımızı değiştirir. Bütün bu saydıklarım her bireyde aynı olmadığı için bu tarz eserlerin yorumlanması da kişiden kişiye farklılık gösterebilir.

Bu fotoğraf yaşamımda yer edinen birkaç şeyden biri artık. Baktığımda beni tüm sorumluluklarımdan ve görevlerimden uzaklaştırdığı, beni o sandalyelerden birine oturtup beş dakikalığına da olsa dinlendirdiği ve beni buradan alıp İstanbul’a götürdüğü için her gördüğümde içimi titreten, beni heyecanlandıran bir fotoğraf olacak. En önemlisi de kendimi bu işin sanat olduğunu düşünmeye zorlarken beni ön yargılarımdan kurtarıp kendisine hayranlık duymaya başlatan bir eser olduğu için, ona her baktığımda bana hissettirdiği her şeye teşekkür edeceğim.

Kaynakça

Güler, Ara. Kandilli. 1956

Güler, Ara. “Kandilli’den.” 5 Mart 2020’de erişildi. www.leblebitozu.com.

Leave a Reply