Önceki yazımda sosyal bilimlerin – üç ana disiplin; siyaset bilimi, ekonomi ve sosyoloji- şeklinde örgütlenişinin tarihini ele aldım ve sosyal bilimlerin ‘bilimselliğinin’ tartışılmasının, bilim olarak anılıp anılmamalarının aslında beyhude bir uğraş olduğunu göstermeye çalıştım. Bu yazıda daha çok benzer bir süreç içinde ve devamında tarih disiplinindeki tarihsel değişimlere odaklanacağım.

‘Tarih nedir?’ sorusu yanıtlamayacak kadar geniş olmakla birlikte sıkça sorulur. Tarih, olayların ve olguların neden-sonuç ilişkisi içinde incelenmesinin bir bilimi midir? Veyahut, tarih bir bilim midir? Tarihe neden-sonuç ilişkisi açısından yaklaşmak ne kadar doğrudur? Tarih günümüzde bir anlam ifade etmesi için mi araştırılır yoksa ‘geçmişte ne oldu? sorusunun araştırılması mıdır? Bunlar Türk tarihyazımında çok kısıtlı bir zaman diliminde ve yüzeysel bir biçimde tartışılmış konu başlıkları. Bizde daha çok retrospektif bir bakış açısı benimsendi yakın zamana kadar. Tarih bugünün siyasi atmosferine hizmette bulunacak bir araç olarak dar bir bedene sıkıştı kaldı. Bu işlev tarihin tarihsel gelişimine yabancı değildi ancak zamanımıza yabancıydı. Tarihe bu tip bir bakışın zamanımıza yabancılaşması ise ancak geçtiğimiz yüzyıl boyunca süren tartışmalar sonucu gerçekleşti.

Heredotus, konvansiyonel olarak ‘tarihin babası’ olarak kabul olagelir. Yunan-Pers Savaşlarını takriben yazdığı eseri de tarih için anıtsal önemde kabul görür. Ancak, eserinde bugün bizim anladığımız bir tarih anlayışının izini göremeyiz elbette. Edebiyattan ayırt edilemez bir üslup ve içerik vardır. Zaten ana amacı  yaşanan savaştan ders çıkarmak olunca içerik ve üslup, o çıkacak dersi en iyi şekilde vermeye odaklanmıştır. Yine de bir ‘ilk’ belirleme fetişizmin bir ürünü olarak Heredotous anıtsallmıştır.

Heretodus’tan sonraki yaklaşık 2500 yıl içinde tarihin seyri aslına uygun olarak yol almıştır. ‘İlk’ amacı olan öğütleyiciliğin yanı sıra iktidara eklemlenerek bir geçmişe yönelik inşa, geçmişi meşrulaştırma aracı hâline gelmiştir. Örneğin, pek çok Orta Çağ monarkı Roma’nın çöküşünden sonra doğan meşruiyet ve otorite boşluğunu kendi şecerelerini tekrardan yazdırarak meşru bir hüküm sürmek gayesinde olmuştur. Keza, Cengiz Han’ın muazzam büyüklükteki imparatorluğunun dağılmasının ardından hüküm sürdüğü yerlerdeki pek çok yönetici soyunu Cengiz Han’a dayandırmaya çalışmıştır. Her iki örnekte de bu  kişilerin yardımlarına tarihçiler koşmuş, yazdıkları ‘takdire şayan’ eserler sonucu geçimlerini sağlayabilmişlerdir. Ayrıca bu süreçte tarih bir kurumun etrafından ziyade kişilerin etrafında yaşam alanı bulabilmiştir. Tarihin, bir kurum olan üniversite çatısı altına girmesi ise 19. Yüzyıla kadar mümkün olmamıştı. Tarih, o döneme kadar somut, pragmatik ve işlevseldi.

19. yüzyılda, yüzyıllar süren işlevsellik anlamsızlaşmaya başlamıştı. Monarkların tarihçilere ihtiyacı yoktu, aristokratların kısıtlı bir çerçeve dışında onlarla işi yoktu, endüstrinin işine yaramıyordu, üniversitenin kurumsallığını delemiyordu. İlerlemenin ve geleceğin başını döndürdüğü yüzyılda tarihe ne gerek vardı? Bu yüzyılın tarih açısından en önemli figürü Leopold von Ranke (1795-1886) tarihin, yeni yeşeren pozitivist sosyal bilimler karşısındaki kabul görmeyişini ve modern üniversitelerde yer bulamayışını tıpkı sosyal bilimlerin yaptığı gibi pozitivizme öykünerek aşmaya yönelik bir yaklaşım getirdi. Ranke’nin tarih anlayışını kendisi kadar ünlenen sözünde görebiliriz: ‘’Wie es eigenlitch gewesen ist’’ (Nasıl olduysa öyle). Bu, tarihte objektiflik arayışının saf bir göstergesiydi. Bu yaklaşım, tarihin temel olarak belgenin üzerinde yükselmesi gerektiğini varsayıyordu. Ranke’nin kendisi Reformasyon’un tarihi üzerine yaptığı araştırmalarda Reichstag’ın tutanaklarını temel alıyordu[1]. Belge demek aynı zamanda anlatı ve siyaset demekti. Yani bu tarih, siyasi tarihti ve olaylara, onların sıralanışa dayanıyordu. Rankeci anlayış tarihi sosyal bilimlere yaklaştırmakla beraber aslında onu katı bir biçimde sınırlıyor ve yayılmasına fırsat vermiyordu. Belgenin dışına çıkmak ‘günah’tı çünkü tarihin pozitivizme ve günün bilimine yakınsaması belge aracılığıyla olabilirdi. Bu dönemde tarih, üniversitelerde yer edinmeye başlamış, kabul görür olmuştu. Ancak hâlâ kendi başına bir ‘bilim’ olarak kabul görmüyordu. Öyle ki, Almanya’da 1850-1900 arasındaki dönemde tarih kürsünlerindeki 141 tarihçi aynı zamanda filoloji eğitimi almıştı. 23’ü teoloji/felsefe kökenli, 10’u ekonomi ve 12’si de coğrafya kökenliydi[2] . Ancak yine de Ranke ve onun getirdiği anlayış başarılı olmuştu. Tarih artık daha çok itibar gören, üniversiteye kendini bir şekilde kabul ettirmiş olan ve yapanları tarafından ‘bilim’ gözüyle algılanan bir disipline dönüşmüştü.

Leopold von Ranke (1795-1886)

Birkaç eleştiri dışında 1920’lere kadar gelen Rankeci anlayış artık ömrünü tamamlamak üzereydi. Bunda en büyük etken yıkıcı Birinci Dünya Savaşı tecrübesiydi. Birinci Dünya Savaşı, hızla 19. Yüzyıl iyimserciliğinin, ilerlemeciliğinin ve pozitivizmin altını oymuştu. Siyaset ve anlatı artık bu büyük savaşı açıklamada yetersiz kalıyordu, daha derindeki nedenler gün yüzüne çıkarılmalıydı. İşte 1929 yılında Fransa’nın Strasbourg kentinde çıkmaya başlayan Annales’in -tam adıyla Annales d’histoire économique et sociale– temel eleştirisi anlatıya ve siyasi tarihin egemenliğine yönelikti. İki kurucu, Lucien Febvre (1878-1956) ve Marc Bloch (1886-1944) tarafından çıkarılan dergi, bugün hâlâ etkili olan bir tarih anlayışı geliştirecekti.

Annales’in ilk kuşağının iki temel söylemini şöyle sıralayabiliriz:

  1. L’histoire totale (bütünsel tarih): Tarihe bütünsel bir bakış açısıyla, diğer beşeri ve sosyal bilimler ile birlikte bir anlayışla yaklaşılmasını vurgulayan terim.
  2. L’histoire problème (sorun odaklı tarih): Tarihin sosyal bilimlere yakınsamasını ifade eden, sorun çözmeye yönelik tarih anlayışı.

Febvre, sosyal bilimlerden tarihe kalanın kronoloji, anlatı ve tesadüfler zinciri olduğunu söyler[3]. Ayrıca sosyal bilimlerin, disipliner ve katı ayrılışına şiddetle karşı çıkar. Bunlar birbirinden ayrılamaz, ona göre. Tarihçi; coğrafyacının, sosyologun, ekonomistin alanına girmeden tarih yapamaz. Diğerleri de tarihin alanına girmeden kendilerini gerçekleştiremezler. Belge, tarih için gereklidir ancak yeter şart değildir, Febvre’e göre. Tarih, belgelerle yapılır ancak belgenin olmadığı yerde de tarih yapılabileceğini iddia eder[4]. Kelimeler, işaretler, coğrafya, jeoloji bunlar tarihin konusu olmaktan kendilerini sıyırmamalıdır. Febvre, tarihin işlevine geldiğinde ise şöyle söyler: ‘’Geçmişin, insanların omuzlarına tüm ağırlığıyla çökmesini engelleyen ve onu düzenleyen tarihtir[5].’’ Yani, tarihin toplumsal işlevi geçmişi bugüne göre düzenlemektir. Febvre’e göre tarihin merkezinde insan vardır. Tarihi yapan insandır, o nedenle tarih bir insan bilimidir. ‘’İnsan bilimi, evet ama zaman içinde insan. Akan zaman, ama kesintisiz değişim[6]’’ Febvre’de coğrafya hayatî önemdedir. Ancak bu coğrafya deterministik bir coğrafya değil ‘olabilirci’ (possibilist) coğrafya idi. İnsan yine merkezdeydi ve belirleyici roldeydi. Buna paralel olarak Febvre, zihniyete (mentalité) önem verir. Ona göre 16. Yüzyılda inançsızlık olanaksızdır[7]. Bu ancak 17. Yüzyıldaki Descartesçı değişimle mümkün olabilirdi. 20. Yüzyıl gözünden bakarak dört yüzyıl önceki zihni yapıyı tekrar inşa etmeye yönelir. Bu yönüyle bir psiko-tarih denemesine girişir. Bu iki yönüyle, Febvre’de insan merkezî önemdedir.

Lucien Febvre (1878-1956)

Marc Bloch ise sosyoloji-tarih ilişkisine yoğunlaşır. Durkheim’in sıkı bir takipçisidir ve tarihte sosyolojik metodu uygulamayı amaçlamıştır. Les Rois Thaumaturges (Kralın Dokunuşu) adlı eserinde kralların sahip oldukları düşünülen bir yetenekle insanları iyileştirdiğine yönelik olan yaygın bir inancın tarihsel gelişimini incelemiştir. Bu eserinde zamandan bağımsız ama zaman içinde bir tutum ile Annales’in aslında genel perspektifini yansıtmıştır. Ayrıca Durkheim’in sosyolojisinde önemli yer tutan kolektiflik, toplumsallık, kolektif hafıza, kolektif temsiliyet gibi kavramları tarihe taşımıştır. Bu inanışın, insanların bir zaman sonra inançlarını kaybettiklerinden sonra bile neden devam ettiğini sorgulamıştır. Vardığı sonuç şuydu: ‘’Mucizeye inanmayı doğuran etken mucize beklentisiydi[8].’’ Yani, mucize yanlışlanabilir değildi. Tüm bunların yanında Bloch karşılaştırmalı tarih üzerinde fazlaca ısrar eder. Nitekim, Kralın Dokunuşu  adlı eserinde de Fransa ve İngiltere’deki aynı inanışın gelişimini incelemiştir. Feodal Toplum da ise Bloch, Yüksek Orta Çağ’ın sosyal bir anatomisini çıkarmaya girişir. Bu eseri tam bir total tarih ürünüdür, ancak özellikle sosyal olanı vurgular. Yine Kralın Dokunuşu’nda olduğu gibi Durkheimci bir tavır takınır, kolektifliği ve sosyalliği vurgular.

Marc Bloch (1886-1944)

Birinci kuşak ve Annales dergisinin başlangıcı bu iki ismin etrafında şekillenir. İkinci kuşak olarak adlandırılan dönemde ise adı baskın olan tek isim vardır: Fernand Braudel. Fransa’nın kuzeydoğusunda bir köy öğretmeninin çocuğu olarak doğan Braudel, Sorbonne Üniversitesi’ndeki tarih eğitiminin ardından önce Cezayir’de lise öğretmenliği yapmış daha sonra Brezilya ve Paris’te dersler vermiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlara esir düştükten sonra kaldığı esir kampında çalışmalarına devam etmiş ve en önemli eseri olacak olan Akdeniz’in bir taslağını yazmıştır. Özgün adıyla La Méditerranée et le monde méditerranéen à l’époque de Philip II (II. Philip döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası) adlı eserinde hem Lucien Febvre ve Marc Bloch’dan devraldığı mirası sistematikleştirmiş hem de bütünlüklü bir tarih sunmuştur. Braudel Akdeniz’de tarihselleştirilmiş zaman ve coğrafyadan (mekan) hareketle bütün bir tarih kurma çabasına girişir. Zamanı üçe böler: uzun-zaman (long-durée), çevrimsel (conjoncturelle) ve kısa veya olaysal (événementielle). Bu durumu yine Akdeniz’den esinlenerek bir denize benzetir. Kısa zaman deniz yüzeyindeki köpüklerken, çevrimsel zaman denizin orta derinlikteki kısmında olan ve zaman zaman yüzeye çıkan dalgalardır. Uzun-zaman’ı barındıran kısım ise denizin dibidir. Buradaki yapıları insanlar fark edemez, denizi etkilerler ama görünmezler. Başka bir deyişle, Braudel zamanı üç parçaya; coğrafi, sosyal ve bireysel (gündelik) zamana ayırır. Coğrafi zaman esasen yapılardan oluşur. Claude Lévi-Strauss’un öncülüğünde yükselen yapısalcı felsefe ile Braudel bu noktada kesişmektedir. Aslında, Braudel’in tarihi Lévi-Strauss’a bir cevap anlamını taşır. Lévi-Strauss, tarihin ve tarihçinin empirikliğini ve derinlere inenememesini eleştiren bir felsefeyle karşılarına dikilmiştir. Makalesinde Braudel de sık sık Lévi-Strauss’u alıntılar ve aslında haklı olduğunu, ona katıldığını ifade eder. Tarih dönüşmelidir. Aynı zamanda, tarihin sosyal bilimlere en çok yakınsadığı noktadır Braudel’in bu girişimi. Braudel yapı sözcüğünü ve ne anlama geldiğini şöyle açıklar: ‘’Tarihçiler için yapı, hiç kuşkusuz bir araya getirme, bir mimaridir ama bunlardan daha fazlası zamanın fazla aşındıramadığı ve çok uzun süre taşıdığı bir gerçeklik anlamına gelmektedir[9].’’ Dolayısıyla, yapılar zamandan bağımsız olarak vardır. Örneğin, Akdeniz’in tektonik yapısı, rüzgarların esiş yönleri, yağış rejiminin dengesizliği, topografik özellikler gibi faktörler yapılardır. Bunlar Akdeniz tarihinde sürekli karşımıza çıkarlar ve etkilidirler. Dönemin insanları bunların bilincinde olmazlar, bunlara etki edemezler ama etkilenirler. Ancak Braudel burada deteministik bir anlayış göstermez. Marx’a yakınsar bir şekilde insanın rolünü inkâr etmez ama kısıtlandığını ve insanın farkında olmadığı faktörler tarafından bastırıldığını söyler. Diğer zaman, çevrimsel veya konjonktürel zaman ise belirli bir dönemdeki eğilimleri kapsar. Örneğin, kapitalizmin ortaya çıkışı ve gelişimi, Akdeniz’in bir kısmının Türk hakimiyetine girmesi, Reformasyon hareketi, demografik hareketlenmeler, ekonomik değişimler konjonktürel zamanın kapsamındadır. Bunlar her zaman doğrudan etkili olarak ‘yüzeye çıkmazlar’. Ancak zamandan bağımsız yapıların aksine insanların dahlinin olabileceği eğilimlerdir. Son zaman, olayların veya bireyin zamanı günü kapsar: Kısa vadeli olaylar, gündelik yaşam, savaşlar. Braudel’e göre bunlar toz zerrecikleridir ve tarihçinin görüşünü kısıtlar, durumu görmeyi zorlaştırır. Denizin köpürmesi gibi bazı zamanlarda sıklaşırlar ve alttaki deniz hareketlerini tarihçi yakalayamaz. Örneğin, İnebahtı Savaşı, Braudel’e göre herhangi bir önem içermemektedir. ‘’Sosyal bilim, ‘olay’dan şiddetle kaçınır. Haklıdır da: Kısa-dönem en kaprisli, en aldatıcı zaman biçimidir[10].’’ Braudel bu sözüyle hem olaya ilişkin görüşünü hem de tarihin sosyal bilimle yakınsaması gerektiğini gösterir. Sadece anlayışla, olayın reddi ve yapısalcı bir bakış açısıyla sosyal bilimlere yaklaşmaz Braudel. Aynı zamanda ekonomik bir tarihtir onun yaptığı. Akdeniz havzasındaki fiyat değişimlerinin, emeğin durumundaki değişimin, tüccar ve sermaye hareketliliğinin anatomisini çıkarmaya çalışır. Ancak Marxizm ve Marx ile aynı noktada buluşmaz. Sınıfların ve ekonominin belirleyiciliği Braudel’de ön planda değildir. Bahsettiğim üzere coğrafyanın önemi had safhadadır. Yine de Marx’ı bütüncül yaklaşıma girişen ilk kişi olarak selamlar ve dehasına övgü gösterir[11]. Braudel’deki coğrafya zorunluluklar zinciri üreten yapıdır, kader değildir. İndirgemecilikten de kaçınmaya gayret eder: ‘’En kötüsü, sadece iki veya üç zaman ölçütü olduğunu sanmaktır; bunlar düzinelercedir ve her biri tikel bir tarihe ilişkindir[12].’’

http://vaneromlouise.canalblog.com/archives/2019/06/19/37440037.html

Braudel’in 1949 yayınladığı Akdeniz eseri Annales’in artık kıyıda kalmış bir dergi ve tarih anlayışı olmadığını merkezî bir önem taşıdığını kısa sürede kanıtlar. Braudel kısa bir süre içinde ünlenir ve ikinci büyük eseri yine üç ciltten oluşan ve benzer bir yapıda olan Civilisation Matérielle et Capitalisme (Maddi Uygarlık ve Kapitalizm) adlı kitabında erken modern dönemde kapitalizmin gelişim sürecini inceler. Annales artık sadece Fransa’da, Avrupa’da değil ABD’de de ses getirmeye başlar. Başta Immanuel Wallerstein olmak üzere pek çok ABD’li sosyolog ve tarihçi Braudel’in yaklaşımını benimser. Kendi kurduğu okulun –École des hautes études en sciences sociales (Sosyal Bilimler İçin İleri Araştırma Okulu)- yöneticiliğini ve dergideki yöneticiliğini devrettikten sonra da eser üretmeye devam etmiştir, ancak artık Annales’in üçüncü kuşağı etkisini göstermektedir.

Fernand Braudel (1902-1985)

Annales üçüncü ve son kuşağının önceki ikisine göre belirgin bir figürü/önderi yoktur. Dergi ve onun tarihyazımı artık merkezdeydi, ‘devrim’ yapılmıştır. Braudel’in en yakın takipçisi olan Emmanuel Le Roy Ladurie, Braudel’den sonraki yönetimde öne çıktı. Fransa’nın Languedoc bölgesi üzerine yazdığı monografi onu diğerlerinden bir adım öne çıkardı. Yine yapılar söz konusuydu ancak değişim kısıtlıydı, ekonomi geri plana alınmıştı. Buzulların erimesinin, dünyadaki ortalama sıcaklıkların artmasının getirdiklerini uzun uzun anlatır Ladurie. Ancak Ladurie, Braudel kadar makro düzeyde yapmaz . Ayrıca tarihi de bu şekle -jeotarih- büründürmekten çok tarihin bir alt dalı olarak yapmıştı. Üçüncü kuşağın göze çarpan bir özelliği post-modern bir anlayışın yaygınlaşmasıdır. Braudel’in Lévi-Strauss’un etkisinde kaldığı gibi bu kuşak da Michel Foucault’un etkisini yakından hisseder. Nesnelerin ve zamanın üzerine odaklanan Braudel’den sonra özne ve zamadan arîlik geri döner. Ladurie’nin eserleri dışında coğrafya merkeziliğini kaybetti. Braudel’de temel önemde olan uzun-zaman kavramı geri plana atıldı. Bu sürecin sonucu olarak zamandan bağımsız olan ‘dizisel’ tarih anlayışı gelişti. Dizisel tarihte, art arda gelişen olaylar zincirinin çizgisel gelişimi ele alınmaya başlandı ve bu gelişim temelde birkaç yapıya dayandırıldı. Süreklilikler ve kopukluklar, bütünselliğin üzerinde bir değere haiz oldular. Ayrıca Braudel sonrası dönemin tarihçilerinde göze çarpan ilk özellik çoğunun Marxist hareketle bir bağının olmasıydı. 1968 Mayısı’nın nihayetinde başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından tarihte de bir eksen kayması meydana geldi[13]. Bu dönemden sonra sınıf çatışması tekrar yüzeye çıktı ve önemli yer tutmaya başladı. 68’in nihayetinde başarısızlıkla sonuçlanması tarihte de karamsar bir hava estirdi. Semboliklik, antropoloji, hegemonya gibi kavramlar daha önemli yer tutmaya başladı. Monografilerin ve etnolojik çalışmaların zamanıydı bundan sonrası. Artık tarihin mikrolaşması ve ufalanması söz konusudur. Gerçekliğin yıkılması ve parçalanması tarihçileri de mikro olana yöneltti. Ölümün tarihi, çocukluğun tarihi, aşkın tarihi, özel hayatın tarihi, gürültünün ve sessizliğin tarihi, şişmanlığın tarihi gibi aklın dışında kalan beden ön plana çıktı. Bu durum, Braudel’in isteğinin tam aksine, tarihin sosyal bilimleşmesinden çok sosyal bilimin içinde erimesi, ufalanması sonucunu verdi.

Annales, üçüncu kuşağının devamında bir bütün hareket olmaktan uzaklaştı. Tarih ve Annales ufalandı ve anlamsızlaştı. İkisi de yeni bir yaklaşım ortaya koyamaz oldular. Birinci kuşağın bütünselleştirici hümanist perspektifi Braudel’de devam etmişti. Braudel, ikinci kuşakta bir süreklilik içinde sentez çabasına girişmiş, sosyal bilimlerle tarihi ortak bir noktaya getirmeyi amaçlamıştı. Bu iki kuşağın gelişiminde de bir yenilik arayışı, bir cevap verme ve karşı koyma girişimi vardı. Üçüncü kuşak ise yeni bir anlayış getirmekten çok ufalanmış bir tarihe yöneldi. Tarih, diğer iki kuşakta olduğunun aksine cevap veren bir disiplin olmaktan çıkıp etkilenen, parçalanan ve sosyal bilimler ile birleşmekten çok onlara eklemlenmeye yol aldı. Annales mensuplarının kendi tarih çalışmalarında vurguladıkları gibi Annales’in kendisi de yapılardan ve konjonktürden derin şekilde etkilendi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın sonrasındaki global ve ulusal gelişmeler, Soğuk Savaş, 1968 olayları, felsefi akımlar üç kuşağın da üstünde etkili oldular. 21. yüzyılda Annales’in birliktelik içinde bir hareket olduğundan söz etmek zordur. Evrensel teori (grand theory) üretiminin önceki yüzyılın ikinci yarısından itibaren sürekli düşüş eğilimi göstermesi Annales’in merkezinde bulunan beşeri ve sosyal bilimleri birleştirici vurgusunu derinden etkiledi. Annales’in de 21. yüzyıla getireceği yeni bir perspektif kalmadı, bir hareket olmaktan çıkıp bireyselleşti. Yine de günümüzün tarihçiliğinin hâlâ, temellerini Febvre ve Bloch’un attığı ve Braudel’in yüzyılın en büyük tarihçilerinden biri olarak inşa ettiği bir ‘Annales paradigması’ içinde hareket ettiğini söyleyebiliriz.


[1] Vefa Saygın Öğütle, Annales Tarihçilerinin Sosyo-Tarihsel Mekân ve Sosyo-Tarihsel Zaman Kavrayışları: Eleştirel Bir Sosyolojik Analiz, 126

[2] Öğütle, 128

[3] Lucien Febvre, ‘’Başka Bir Tarihe Doğru’’, İçinde Tarih ve Tarihçi, 88

[4] Febvre, 97

[5] Febvre, 113

[6] Febvre, 93

[7] François Dosse, Ufalanmış Tarih, 75

[8] Peter Burke, Fransız Tarih Devrimi: Annales Okulu, 43

[9] Fernand Braudel, Tarih Üzerine Yazılar, 62

[10] Fernand Braudel, ‘’Tarih ve Toplumsal Bilimler’’ İçinde Tarih ve Tarihçi, 121

[11] Braudel, agm, 160

[12] Öğütle, 139

[13] Dosse, 160

Kaynakça

Bloch, Marc. 2007. “Avrupa Toplumlarının Karşılaştırmalı Tarihi İçin.” In Tarih ve Tarihçi, by Der. Ali Boratav, 33-83. İstanbul: Kırmızı Yayınları.

—. 2018. Tarih Savunusu veya Tarihçilik Mesleği. İstanbul: İletişim Yayınları.

Braudel, Fernand. 2020. Tarih Üzerine Yazılar. Ankara: Doğu Batı Yayınları.

Braudel, Fernand. 2007. “Tarih ve Toplumsal Bilimler.” İçinde Tarih ve Tarihçi, Der. Ali Boratav, 115-165. İstanbul: Kırmızı Yayınları.

Burke, Peter. 2014. Fransız Tarih Devrimi: Annales Okulu. Ankara: Doğu Batı Yayınları.

Dosse, François. 2007. Ufalanmış Tarih. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

Febvre, Lucien. 2007. “Başka Bir Tarihe Doğru.” İçinde Tarih ve Tarihçi, Der. Ali Boratav, 83-115. İstanbul: Kırmızı Yayınları.

McLennan, Gregor. 2007. “Braudel ve Annales Paradigması.” İçinde Tarih ve Tarihçi, Der. Ali Boratav, 187-219. 2007: Kırmızı Yayınları.

Öğütle, Vefa Saygın. 2013. “Annales Tarihçilerinin Sosyo-Tarihsel Mekân ve Sosyo-Tarihsel Zaman Kavrayışları: Eleştirel Bir Sosyolojik Analiz.” Sosyoloji Dergisi 125-144.

Wulf, Christoph. 2008. Tarihsel Kültürel Antropoloji. İstanbul: Dipnot Yayınları

Leave a Reply