Sinemada kadın ergenliği anlatıldığında genelde iki uçla karşılaşıyoruz: Ya her şey romantize
edilmiş, melankolik ve pastel tonlarda bir içe kapanış olarak veriliyor ya da konu klişe Amerikan
lisesi dinamikleri içinde yüzeysel bir popülerlik savaşına indirgeniyor. Ginger Snaps ise tam olarak
bunların dışında bir yerde duruyor çünkü büyümenin kendisi zaten doğası gereği şiddetli, tekinsiz ve
insanı dehşete düşüren bir deneyim. Bence filmi yalnızca bir 2000’ler kült korkusu olmaktan
çıkarıp bugün hâlâ bu kadar etkileyici yapan şey de kadın ilişkilerini ve ergenlikteki o saf büyüme
korkusunu neredeyse bedensel bir fobiye dönüştürmesi.

Ginger Snaps (2000)
Filmin kalbinde Ginger ve Brigitte’in dış dünyadan tamamen yalıtılmış o küçük evreni var. Çoğu insan
kardeşliği ya da genç kızların birbirine yakınlığını masum bir dayanışma olarak görür oysa onların
ilişkisinde bundan çok daha yoğun, dışarıdaki kimsenin içeri sızmasına izin vermeyen bir suç
ortaklığı var. “Out by 16 or dead on the scene” sözü de basit bir ergenlik hevesinden çok daha
fazlasını anlatıyor. Aslında büyümekten ve o sıkıcı, yapay, kadınlara biçilen rollerle dolu yetişkin
dünyasının bir parçası olmaktan duydukları korkuyu özetliyor.

Ginger Snaps (2000)
Çünkü Ginger ve Brigitte büyümenin sadece fiziksel bir değişim olmadığını sezgisel olarak biliyor.
Regl olmak, cinsellik, bedenin yabancılaşması… Bunların hepsi iki kişi arasındaki o kusursuz
dünyayı da değiştirecek. Kurt adam mitinin doğrudan Ginger’ın ilk regl deneyimiyle tetiklenmesi bu
yüzden bu kadar iyi çalışıyor. Değişen sadece hormonları ya da biyolojisi değil, Ginger çocukluktan çıkıp artık toplumun gözünde “tehlikeli” ve “arzu edilen” bir genç kadına dönüşüyor. Bu dönüşüm
beraberinde korkunç bir kontrol kaybı getiriyor.
Beni filmde en çok etkileyen şeylerden biri Ginger’ın bastırılamayan öfkesi. Toplum genç kızlardan
sürekli uysal, derli toplu ve “makul” olmalarını beklerken kurt adamlaşması Ginger’ın içindeki bütün
o sınırları paramparça ediyor. Ginger arzulayan, talep eden, saldıran ve kendisine çizilen o dar kutuya
girmeyi reddeden vahşi bir figüre dönüşüyor ve trajedi de tam burada başlıyor. Ginger sisteme
direnirken canavarlaşıyor; Brigitte ise onu kurtarmaya çalışırken aslında çocukluklarını yani birlikte
oldukları tek güvenli alanı kaybetmemek için çırpınıyor.

Ginger Snaps (2000)
Brigitte’in ablasına olan bağlılığı o kadar koşulsuz ve acı verici ki Ginger’ın artık bir insandan çok
yırtıcı bir tehdit olduğunu gördüğü anda bile ondan vazgeçemiyor. Onun tehlikesini kendi üzerine
almaya razı oluyor. Açılış jeneriğinde eğlence gibi çektikleri o kurgulanmış ölüm sahnelerinin finalde gerçek bir trajediye dönüşmesi bu yüzden çok sert vuruyor. Başta birlikte oyun gibi kurdukları
ölümler, sonunda iki kız kardeşin birbirini gerçekten kaybetmesiyle sonuçlanıyor. Kardeşliğin aynı
anda hem en büyük sığınak hem de insanı içine çekip yutan yıkıcı bir şeye dönüşebileceğini bu kadar
sert anlatan çok az film var.

Ginger Snaps (2000)
Bir de bu dinamikleri tamamlayan ve bence çoğu zaman gözden kaçan anne figürü Pamela var.
Banliyö hayatının içinde pasta pişiren, gülümseyen ve normalliği korumaya çalışan o tipik anne
görüntüsünün altında kızlarını korumak söz konusu olduğunda babayı bile feda etmeyi
düşünebilecek kadar radikal bir tarafı var. Babaların yaşananları basit bir “ergenlik krizi” ya da abartı
olarak gördüğü bir evde anne ve kızlar arasındaki o garip, sözsüz refleks aslında kadın olmanın
paylaşılan tekinsiz tarafına dokunuyor. Pamela, kızlarının başına gelenleri mantıklı bir şekilde
açıklayamasa bile içgüdüsel olarak onları dış dünyanın yargısından korumaya çalışıyor.

Ginger Snaps (2000)
Bütün bunları yazarken aklıma direkt Jennifer’s Body geldi. Filmi ilk izlediğimde çok beğenmemin
sebeplerinden biri de buydu. Ginger Snaps, genç kızlığın, beden değişiminin ve bastırılmış öfkenin
korku türünde bu kadar açık işlenebileceğini yıllar öncesinden göstermişti. Jennifer’s Body
geldiğinde ise bunun başka bir biçimde devamını izliyormuşum gibi hissettim. Ginger Snaps’in bu
tarz filmlerin önünü açan yapımlardan biri olduğunu düşünüyorum ve aradan yıllar geçmesine
rağmen hâlâ bu kadar iyi çalışması da bence bunun kanıtı.
Ginger Snaps olmasaydı korku sinemasında genç kızlığı; cinsellik, regl, bastırılmış öfke ile
ve büyümenin getirdiği o saf dehşet ile ele almak bu kadar mümkün olur muydu, gerçekten emin
değilim. Film bana büyümenin sessizce kabul edilmesi gereken bir şey olmadığını ve bazen öfkeli, kafa
karıştırıcı ve acı verici bir deneyim olabileceğini gösteriyor. Belki de bu yüzden Ginger Snaps en
sevdiğim filmlerden biri oldu. Kadınların ergenlik çağını bu kadar gerçekçi, rahatsız edici ve insanın
kendinden bir şeyler bulabileceği şekilde anlatan çok az film izledim. Final bittiğinde aklımda kalan
şey kurt adam sahnelerinden çok, büyürken kendine ve bedenine yabancılaşmanın garip hissi oldu.





