BOŞLUĞUN HOŞLUĞU: EAT, PRAY, LOVE

Hayatta neyi düşünürüz, neyi kovalarız, ne için çabalarız , neden okuruz ? Gibi bir çok soru var aklımda, her birine kesin cevaplar veremesem de aklımda bu soruların cevabı olarak, belki para kazanmak, belki evlenmek, belki çocuk sahibi olmak, belki mesleğimizde iyi olmak, hatta belki de aslında hepimiz ortak arzusu olan çok mutlu olmak diyebilirim sanki. Yediğimiz yemekten, içtiğimiz kahveden, gittiğimiz konserden yada uğrunda çabaladığımız herhangi bir işten keyif almayı, mutlu olmayı arzularız hepimiz, zaten olması gereken de bu aslında belki, çünkü insan mutlu olabilmek için yaşar. Sadece kimisi bunun farkındayken, kimisi fark edemez.

Eat, Pray, Love filmi bir kadının olması gereken değil, olmasını istediği hayatı için elindekilerden vazgeçip yeni hayatını keşfe çıkmasının hikayesi. İyi bir mesleği, güzel dostları, onu seven bir eşi ve sevdiği işi yapan bir kadın Liz. Dışardan bakıldığında mükemmel bir hayatı var. Ama Liz tüm bunlara rağmen hep hayatında bir şeylerin eksik olduğunu hissediyor ve olamadığı o kişi için kendini hatta etrafını suçlayan bir kadına dönüştüğünü farkediyor. Hayatından memnun olmayan, iyi bir eş, iyi bir aşçı, iyi bir anne olmadığına, olamayacağına inanan birine dönüştüğünü ve mutsuzluğa kapıldığını farkediyor. Keşfetmeye, gezmeye, güzel yemek yemeye ve yeni insanlarla tanışmaya tutkulu bir kadın çünkü Liz. Tek bir gecede içinde olduğu bu durumla yüzleşiyor ve yaşadığı hayatın onu mutlu etmediğine karar veriyor, çoğu kişiye göre çılgınca hatta delice gelen ani bir kararla hayal ettiği hayatın peşinden gitmeye karar veriyor ve hayatının altını üstüne getiren cesur bir karar verip, yeni hayatına başlıyor. İşte bu film cesur bir kadının, tüm korkulara ve herkese rağmen hayatını altını üstüne getirip özgürlüğünün ve arzularının peşinden gitmeye karar vermesinin hikayesi…

Tadına baktığımız yeni bir şey düşünün, belki de her gün içtiğimiz kahve, kaçımız içmeden önce kahveyi koklayıp kokusunu hissedip zevk alarak içiyoruz ? Hatta belki de bazılarımız için kahve zevkten öte sadece bir alışkanlığa dönüşmüş acı, tatsız, zevksiz ama içilmesi gereken, sabah yataktan zorla kalktığımızda ayılmak için kullandığımız bir içecek hatta bir araç belki de.  Oysa sabah erken uyanmakla kavga etmek yerine, sabah kalkmanın bize uygun olmadığını kabullenip belki de başka, bize uygun bir yaşama odaklanmalı ve onun peşinden gitmeliyiz. Yeni bir hayattan, yıkımdan korkmamalıyız. Tıpkı filmde Liz’in dediğini gibi, “Yıkım bir hediyedir. Yıkım, dönüşüme giden yoldur. Bu ölümsüz şehirde bile, Augusteum bana her zaman içinde bitmek bilmeyen dönüşüm dalgalarına hazır olmamız gerektiğini söyledi.” Belki de sabah kalkmanın bize uygun olmadığını kabul edip yaşadığımız hayatı gözden geçirmeliyiz tam şu an, kim bilir belki de doğrusu budur. Hayatımızı kendimize ve isteklerimize göre şekillendirmeyi öğrenmeliyiz. Yaşadığımız her ana kıymet verip o anı yaşayabildiğimiz ve içimizden geldiği gibi yaşayabilmeliyiz, kendimiz olabilmeliyiz. 

Ben Liz’den kendi adıma, değişimden, yıkılmaktan ve belki de keskin köşelerden korkmamayı öğrendim. Eğer kendi seçtiğim biri olmak istiyorsam, belki yalnız kalmanın yanlış olmadığını, yeni insanlar tanımanın büyüleyici yanını keşfetmenin muazzam çekiciliğini ve dahası da, hayatı yaşamak için haketmeye gerek olmadığını, yaşamın bir istek olduğunu ve mutlu olmayı sadece insan olduğumuz için hakettiğimizi gördüm. Hayat hepimizin zaman zaman içinde sıkıştığımız, bazen nefes almamız gereken bir yer değil. Hayat bizim dünyaya gelerek hakettiğimiz, sadece kendimiz olduğumuz için değerli hissetmemiz gereken, yaşamamız gereken muhteşem bir detay. Hayat, ayaklarımızın yerden kesilip, olmayacak hayaller dünyasına kapıldığımız bir yer de değil. Hayat, acısıyla tatlısıyla bazen yanlışıyla doğrusuyla sadece keşfedilmeyi öğrenilmeyi yaşanılmayı bekleyen bir armağan hepimize…

Leave a Reply