‘Kafamda Bir Tuhaflık’, okuduğum dördüncü Orhan Pamuk kitabı oldu. ‘Kar’ ile sürükleyip götürmüştü beni ilkin, sonra ona Nobel’i getirdiği söylenen ‘Benim Adım Kırmızı’yla cebelleştim, inanamadım ikisinin de aynı yazara ait olduğuna. ‘Masumiyet Müzesi’ ile devam ettim; böylesine emek verilmiş bir roman, Pamuk gayet de hak etmiş Nobel’i dedirtti. En sonunda, çıktığı ilk günden beri okumak istediğim ‘Kafamda Bir Tuhaflık’a geldi sıra.

 

                                                                                        Kafamda bir tuhaflık vardı,

                                                                                        İçimde de ne o zamana

                                                                                        Ne de o mekâna aitmişim duygusu.

                                                                                     William Wordsworth, Prelüd

kafamda-bir-tuhaflik

Masumiyet Müzesi‘ni anımsattı bana, bir insanın hayatını, katman katman; ama nasıl oluyor da bu kadar sürükleyici anlatmış, okuduğundan zevk aldırtmış insana.

Roman; Konya, Beyşehir’in bir köyünde doğup büyüyen Mevlut Karataş’ın, İstanbul’da yoğurtçuluk ve bozacılık yapan babasının yanına İstanbul’a gelmesini, hayat mücadelesini ve büyük aşkını anlatıyor. 3. tekil gözden anlatılan romanda ek olarak, diğer karakterlerin ağzından anlatılan kısımlar da var.

1969 ve 2012 yılları arasını konu edinen Kafamda Bir Tuhaflık, boza satıcısı Mevlut’un hayatının yanı sıra; bu yıllar arasında Türkiye’nin değişimini ve o yıllarda yaşanılan önemli olayları da es geçmiyor. En başta, Anadolu’dan işsizlik sebebiyle akın akın İstanbul’a göç eden halkı, İstanbul’un tepelerini nasıl çabucak gecekondulaştırdıklarını, seçim dönemlerinde bu arazilerin nasıl da tapularını kaptıklarını anlatıyor.

Sağ-sol olaylarına mahallelerden, sokaklardan bir yaklaşımla bakıyor; köylü-kentli çelişkisiyle değişen ve dönülmez bir yola giren İstanbul’u yansıtıyor.

İleri geri dönüşlerle devam eden romanda, Mevlut’un İstanbul’la birlikte büyüyüp, değiştiğini görüyoruz. Ne yazık ki; İstanbul, Mevlut kadar temiz kalamıyor. Mevlut ki; Anadolu’dan koca şehre gelip, çatışmalardan darbelere, İstanbul’un türlü hallerine tanık olmuş, pilavcılık, yoğurtçuluk, bozacılık ve daha çeşit çeşit işlerle hayatta kalmış bir güzel adam.

Mevlut’un asıl tutkusu, gerçek işi bozacılık. Kış geldi mi, meşhur Vefa Bozacısı’ndan aldığı bozalara kendi usulünce şeker katıp çıkıyor sokaklara, başlıyor bağırmaya yanık yanık: “Bozaaaaaaa….”  İstanbul’un türlü halini, her demden insanını da işte böyle tanıyor Mevlut.

Kitabın arkasında, çok güzel bir karakter dizini ve önemli olayların kronolojisi de verilmiş. Kapak fotoğrafı, Ara Güler tarafından çekilmiş ve fotoğraf üzerindeki yazılar Orhan Pamuk tarafından eklenmiş.

Bir adamın çocukluğundan yaşlılığına tüm hayatını o kadar sürükleyici, o kadar korkusuz anlatmış ki Pamuk; bir kitaptan ne isterim sorusunun yanıtı olabilir bu kitap.

Leave a Reply