Napolyon’un Telaşlı Rüyası; Fransız Mareşal, İskandinav Kral: Jean Baptiste Bernadotte

Holger.Ellgaard, CC BY-SA 3.0 https://creativecommons.org/licenses/by-sa/3.0, via Wikimedia Commons

Napolyon’un Avrupa’yı 20 yıl boyunca kasıp kavurmasından yaklaşık 200 yıl sonra, şu an bile Koalisyon Savaşları’nın(Napolyon Savaşları) etkisini hissedebiliriz; tarihin en iyi kumandanı unvanını elinde bulunduran Napolyon yenilmiş, güçler dengesi yeniden dağıtılmış ve emperyalizmin temeli atılmıştır. 1789’da gerçekleşen Fransız Devrimi ve 1793’te Kral XVI. Louis’nin idamından sonra Avrupa’da güçler dengesi, şaşırtıcı bir biçimde iç karmaşalardan daha yeni nasibini almış Fransa’nın lehine eğilmişti. Fransa, 1792’de monarşiyi lağvedip cumhuriyeti ilan ettikten sonra, sıradakinin kendileri olduğundan korkan Avrupa’nın monarşik güçleri birlik olup Fransız Devrimi’nin ortaya attığı kavramları bütün güçleriyle boykot etmiştir. Yaklaşık 10 ülkeden; içinde düzensiz Alman ve İtalyan prensliklerinin de olduğu bir koalisyon oluşmuş ve Fransa ise bu durum karşısında Avrupa’nın en kuvvetli devletlerinden oluşan bu koalisyona verilebilecek en kötü cevabı vermiştir, savaş açmak. Fransa, herkesin beklentisine karşın bu savaştan Napolyon Bonapart ve Paul Barras gibi liderler sayesinde galip çıkmıştır. Bu savaş Napolyon’un kademeli yükselişinde olağanüstü etkideydi ve zamanla 1799’da bütün Fransız ordusunu kendine tamamen muhtaç duruma getirdiğinde ülkedeki en güçlü adam olmuş, “birinci konsül” unvanını almış ve 1804’te ise kendini “İmparator” ilan etmiştir. Bir güç gösterisi olarak kendi kafasına bizzat tacını taktıktan sonra Napolyon, 1804’te 14 yetenekli generali “İmparatorluğun Mareşalleri” ilan etmiştir. Bu mareşallerden biri Fransa’nın Pau adlı küçük bir şehrinden 1763 doğumlu Jean Baptiste Bernadotte idi.

Alexander Altenhof, CC BY-SA 3.0 https://creativecommons.org/licenses/by-sa/3.0, via Wikimedia Commons

Bernadotte; Fransız tarihçi Albert Sorel’in sözüne göre , Alexandre Dumas tarafından literatüre geçirilmiş, tipik bir Gaskonyalı karakteri uyandıran D’Artagnan‘dan bile daha tipik bir Gaskondu. Hayatının ilk 17 yılında, babasının izinden giderek bir avukat olmayı istemiş, ancak babasını kaybedince askeri hayata atılmaya karar vermiştir. Askerliğe başladığında üstün kabiliyeti fark ediliyor ancak kardeşine de bir mektubunda anlattığı üzere günde 32 sol (günümüz standardı ile yaklaşık günlük 1.6 dolar) veren rütbeye razı olmak zorunda kalıyor. Fransız Devrimi’nin inanılmaz kanlı olmasına nazaran devrimle birlikte getirdiği en etkili kavramlardan biri de eşitlik idi. Bu eşitlik, herhalde en çok askerlerin ve politikacıların işine yaramıştır çünkü ne zaman politika veya askeriyede yükselmek için fırsat kollayıp pozisyona yetenekli, liyakatli insanlar öne sürülse, önüne mutlaka “asil” olduğundan dolayı başka bir liyakatsiz adam getiriliyordu. Askerlik hayatındaki ilk 10 yılda, 9 yılı asillerin arkasında harcanarak geçtikten sonra rütbeleri tırmanarak “er” rütbesinden; önce “başçavuş” olmuş, daha sonra 1794’te “tuğgeneral” rütbesine kadar ulaşmıştır. Birinci Koalisyon Savaşı’nda, İtalya’da Avusturya İmparatorluğu’ndan gelebilecek herhangi bir saldırıyı karşılamak amacıyla İtalya’da bulunan Napolyon’un Paris’teki hükümete Bana, uyduruk; görevini hak etmeyen askerler yollamayın.” mektubuna karşılık Paris hükümeti ona geri bir mektup gönderir ve der ki: Sana, Jean Baptiste Bernadotte’u gönderiyoruz, kendisi görevini son derece layıkıyla yerine getiren ve uzun süreden beri sahneye çıkarılmasında fayda olduğu düşünülen generallerimizdendir.

Bernadotte, görevli olduğu yerden çıkıp 20 bin askeri ile İtalya’ya doğru yol alır ancak İtalya’ya geçmek için kimsenin aklına gelmeyen bir metot tercih eder. Bu metot öyle bir metot ki, İkinci Pön Savaşı (M.Ö. 218-M.Ö. 201)’nda efsanevi general Hannibal Barca kullandığından beri tek bir insan bile bunu deneyecek kadar gözü kara olmamıştı. Bernadotte’un 20 bin askeri ile yaptığı bu manevra, şubat ayında Alp Dağları’nı geçmek idi. Dondurucu soğuklardan, hastalıklardan sağ çıkmış bu ordu, Alplerden aşağı indiğinde Napolyon’un İtalyan Ordusu tarafından kıskançlıkla karşılanmış ancak bu 20 bin kişinin cesareti Fransızlara efsane niteliğinde örnek olmuştu. Ne yazık ki, aynı hafta Bernadotte için bir tutuklama emri çıktığında beklenildiği şekilde karşılanmamıştı ancak Napolyon’un her bir adama ihtiyacı olduğundan emir yerine getirilmedi. Napolyon’un bu cengaver generalle ilk karşılaşması 1797 yılında gerçekleşti. Napolyon’un ona karşın ilk izlenimi; “Hırslı ama tedbirli, eğitimli ve bilgili, iliklerine kadar Fransız kelimeleriyle tarihe geçmiştir. Bu karşılaşmadan sonra Napolyon ile sürekli inişli çıkışlı bir ilişkileri oldu ta ki Paris Hükümeti, Bernadotte’u İtalyan ordularının komutanı olarak atamaya çalışıp, Napolyon’un artan gücünü engellemeye çalışmasına kadar. Ancak Napolyon otoritesini kullanıp onun önce Viyana elçisi olarak atanmasını “önermiş” daha sonra da açılabilecek pozisyonları alamaması için var gücüyle çalışmıştır. 1799’da da Napolyon darbeyle gücü ele geçirince Bernadotte’un şansı kötüye doğru dönmüş ve bir sürü geçici görevden göreve atladıktan sonra Napolyon 1804’te imparatorluğunu ilan edince, Bernadotte’dan ne kadar hazzetmese de yeteneklerini göz ardı etmeyip onu “Grand Armée”nin 14 mareşalinden biri olarak atamıştır.

Vasily Vereshchagin, Public domain, via Wikimedia Commons

Takvimler 19 Mayıs 1804’ü gösterdiğinde, Napolyon, imparatorluk tacını kafasına kendi yerleştirdikten bir gün sonra 14 kadar general, ordudaki en yüksek rütbeye getirilerek mareşal ilan edilmişlerdir. Mareşallerden biri olan Bernadotte’un kendini bu görevde de kanıtlaması çok uzun sürmemiştir çünkü aynı yıl Napolyon; onu, yeni fethedilmiş ve bizzat İngiliz Kral III.George’un şahsi toprakları olan Hanover’ın valisi ilan ettiğinde, şehir tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir refah gözlemlemiştir. Hanover’da işleri düzene soktuktan sonra Napolyon’un dur durak bilmeyen Avrupa fethi sırasında ele geçirdiği Bavyera topraklarındaki bir kargaşayı da bastırması gerek görülmüştü ve Bernadotte da bir dizi taktikler izleyerek bölgedeki isyanları çok akıllıca bir şekilde, isyancıların bu sırada biraz ileride devam etmekte olan Ulm Muhaberesine dikkat dağıtıcı etmen olarak yöneltip Fransız Ordusu için büyük avantaj sağlamıştır.

Napolyon’un bizzat geliştirdiği dâhiyane lojistik sistemi ile Orta Avrupa’yı kasıp kavuran Fransız ordusuna karşı koymak için Avrupalı kimi güçler tarafından bir plan ortaya sürülmesi an meselesiydi. Bu sefer 1805 yılının sonlarına doğru yaklaştığımızda, kıtasal Avrupa’da Napolyon’a zorluk çıkartabilecek güçte iki imparatorluk: Avusturya ve Rusya, perdeler arkasından güçlerini birleştirip Napolyon’u sonsuza dek tarihin tozlu sayfalarına gömme umudundalardır. Kombine Avusturya ve Rusya ordusu, Napolyon ile Austerlitz topraklarında karşılaşmış ve Avusturya’nın yaşadığı kimi talihsizliklerin üstüne, başlarında 19.yy’ın en başarılı ve gözü kara 5 komutanının olduğu 70.000 kişilik Fransız ordusu yaklaşık 100.000 kişilik İttifak Ordusu’nu eşi benzeri görülmemiş bir mağlubiyete uğratmışlardır. İttifak Ordusu’nun aldığı bu hezimet öyle büyük bir şekilde ülkeleri sarstı ki savaşın sonunda imzalanan antlaşmalar ile 1000 yıllık Kutsal Roma İmparatorluğu lağvedilmiştir. Bernadotte’un bu savaştaki rolü ise çok kritik bir manevranın sorunsuz halledilmesi ve İttifak güçlerinin planını hiç beklemedikleri şekilde yere gömmekti. İttifak güçleri, Napolyon’un onlardan çok daha az olan yaklaşık 50.000 kişilik ordusunu çevreleyerek sarmanın hayalindeyken Bernadotte, Auguste Mortimer ve Louis-Nicolas d’Avout isimli iki mareşal ile birlikte, Bernadotte kuzeybatıdan diğerleri de güneyden olmak üzere bütün İttifak güçlerini çevreleyip muhabereyi kazanmışlardır. Bernadotte savaş alanına zamanında yetişmese tarihe gömüleceğinin farkında olan Napolyon, ona “Ponte-Corvo Prensi” unvanını vermiştir. Daha sonraki savaşlara, nedeni bilinmeyen bir sebepten ama muhtemelen stratejik bir düşüncenin sonucu katılmamayı tercih eden Bernadotte’un geleceğini belirleyen olay ise Lübeck Kuşatması idi.

Lübeck Kuşatması, 1806

Napolyon’un imparatorluğunun kuzeydoğu sınırlarını büyük bir azimle koruyan Bernadotte, 1806 yılına geldiğimizde, şu an Almanya olarak bildiğimiz devletin ilk olarak yapılanmasını gösteren Prusya Krallığı’na karşı küçük çaplı galibiyetler elde ediyordu. En sonunda Prusya ordusu, arkalarında İsveç desteği ile birlikte Lübeck adlı şehre geri çekilip orada bir kuşatmayı sağ geçirmeyi umuyorlardı. Bernadotte, şehri herhangi bir zorlukla karşılaşmadan ele geçirmeyi başardı ancak ordu şehre girdiği gibi yağmalamaya çalıştı; Bernadotte, askerlerine yağmalamayı menetti. Ayrıca İsveç birliğinin komutanı Kont Mörner ile şehirdeki her bir İsveç askerinin evlerine sağ salim dönmesini sağlayacak bir anlaşma sağlayıp herkesi evine gönderdi. İsveç’li askerler, Bernadotte’un bu hareketinden dolayı ona karşı sonsuz minnet ve bağlılık duymuşlardı ve bu da Bernadotte’un haberi olmadan geleceğini tamamen hiç beklenmedik bir biçimde çevirmesine yol açacak idi.

Krallık Teklifi:

1809 yılına gelindiğinde İsveç Krallığı’nın iki başarısız denemeden sonra mevcut varisi kalmayınca ve İsveç Kralı’nın sağlığı gittikçe kötüleştiği için ülkede bir belirsizlik durumu başlar. Yeni bir varis arayışında, ülke Avrupa’daki çoğu ülkeye bir aday sunması için elçi gönderir. En göze batanları ise; Napolyon’un Fransız İmparatorluğu’ndan çıkan adaylar; öncelikle Napolyon’un evlatlık oğlu Eugene de Beauharnais, ikincil adaylar ise Napolyon’un yeğenleri idi ancak İsveç vekaleti bu adayların hiçbirini uygun bulmadı. En sonunda vekalet yetkilisi Kont Mörner, Bernadotte’un Lübeck’te canını bağışladığı İsveç kumandanı, tamamen kendi iradesiyle gidip teklifi Bernadotte’a sunmuştur. Bernadotte, teklifi aldığında önce şaşkın kalır ve daha sonrasında ise fikri hazmetmeye başlar ve birincil olarak Napolyon’un rızasını istediğini vurgulayarak görevi kabul eder. Teklif, daha sonra Napolyon’un masasına ulaştığında ise Napolyon çok daha fevri ve sinirli bir tepki verir ancak sonradan masasına Bernadotte’dan bir mektup gelir ve “Saygıdeğer Majesteleri, beni İsveç tacını reddetmeye zorlar iseniz, siz isteseniz de istemeseniz de beni sizden bile daha yüksek bir mertebeye yüceltmiş olursunuz.” Napolyon da argoda kullanılacak bir şekilde “Ne halt ederse etsin.” gibi tepkili bir tavırla rızasını vermiştir.

Herkesin rızası alındıktan sonra her şey halloldu gibi düşünülse de, İsveç’in “Hükümet Aracı” adını verdikleri ve o zamanlar gelişmemiş bir parlamento diyebileceğimiz “Riksdag”, Kont Mörner’i İsveç’e ayak bastığı gibi tutuklamışlardır. Tutuklu kalması beklenilenin aksine fazla sürmemiş çünkü liyakatsiz krallardan sıkılmış İsveç halkı ve ordusu etrafında Bernadotte gibi bir generalin, “ne kadar Fransız avam sınıfından olsa da“, kral olması fikri çoğunluk tarafından pozitif karşılanmıştır. Zamanla, Bernadotte’un kral olması fikri insanların aklına daha da yatmaya başlamış ve nihayetinde adaylığı öne sürülen yıl içinde, 1810 Ekim’de İsveç taht varisi seçilmiştir.

İsveç Kralı olmak için gerekli birkaç şarttan ikisi, isminin İsveç kökenli olması ve mezhebinin Lutheryanizm olmasıydı. Normalde iddialı bir Gaskon Fransız olarak köklerine bir haylisiyle bağlı olan Bernadotte için ise bu kısım beklenenin aksine göz açıp kapayıncaya kadar hallolmuştu. İsmini, Karl Johan’a değiştirip, Lutheryan olduğunda ise resmi olarak İsveç’in veliaht prensi olarak göreve başlamıştır. Aynı zamanda askeri dehasının, seçilmesinde büyük rol oynadığı için İsveç’in bütün ordularının başkomutanı ilan edilmiştir. Bu dönemde kral olan XIII.Karl Johan ise yavaş yavaş hastalığının üstünlüğünü kabul edip politik arenadan ayrılıyordu ve bu da Bernadotte’u İsveç’in bir nevi “de facto” lideri konumuna getirmişti. Yaklaşık 2 yıl boyunca gergin de olsa Napolyon ile acı tatlı ilişki tutturulmuş ancak Napolyon 1812’de o sıralarda İsveç hakimiyetinde olan Almanya’nın kuzeyindeki Pomeranya topraklarını ilhak ettiğinde Bernadotte’un hamlesi Rusya ve Prusya gibi “Koalisyon” ülkelerine yanaşıp daha sonra Napolyon’a karşı olan savaşa Koalisyon saflarına katılmak olmuştur.

Leipzig Savaşı:

Takvimler 1813 yılını gösterdiğinde ise bu yeni koalisyon, Napolyon’u önceki yıl felaketle sonuçlanan Rusya Seferi’nden sonra kalıcı olarak Ren Nehri’nin batısına hapsetmekti. Fransız İmparatorluğu; Ren’in batısına çekildiğinde Napolyon, imparatorluğunun büyük kısmını kaybedecek ve Orta Avrupa ülkelerini sınırlayan ikmal hattı kesilecekti. Ekim ayına gelindiğinde Koalisyon ordusu yaklaşık 300.000 asker toplayarak büyük bir hücumla Berlin’in altında kalan Leipzig saflarına, direkt olarak Napolyon’un ordusuna sefere çıkmışlardır. 16-18 Ekim’de birbirleriyle karşılaşan devasa ordular, 1.Dünya Savaşı öncesi Avrupa toprakları üzerine yaşanan en büyük ve en kanlı muharebeyi gerçekleştirmişlerdir. Bir yandan devasa bir orduyla vur-kaç taktiğinde çatışmaya girip bir yandan Leipzig’den olabildiğince hızlı çıkmaya çalışan Fransız Ordusu; telaşlı ve soğukkanlılığını koruyamamış bir Fransız subayının kendi canını kurtarma hevesiyle, Fransız askerleri hâlâ Leipzig’den tek çıkış yolu olan köprüyü patlatınca, Fransız ordusunun büyük bir kısmı şehrin içinde mahsur kalmış ve birer birer avlanmışlardır. Bu savaş sonucu tam da planlandığı gibi Fransız İmparatorluğu, Ren Nehri’nin batısındaki bütün topraklarını kaybetmiş ve Napolyon İmparatorluğu’nun çöküşünü kat kat hızlandırmıştır.

Battle of Leipzig, 16th, 17th, 18th, & 19th October 1813; Antiqua Print Gallery Ltd.

Leipzig Muhaberesi’ndeki rolünü tamamladıktan sonra Bernadotte’un ilk icra ettiği atılımlardan biri İskandinavya’da İsveç’in konumunu güçlendirmekti. Bunu yapmak için oldukça stratejik bir konumda bulunan Danimarka’yı devre dışı bırakması lazımdı ki bunu da beklenildiğinden hızlı ve Leipzig’in üzerinden daha bir ay bile geçmemiş iken başarmıştır. 1814’te Kiel Antlaşması ile de Norveç’in kontrolünü Danimarka’dan devralan Bernadotte, İsveç’i orta güç devletiyken bölgesel güç konumuna getirmiştir. Kral vekili olarak görevinin tamamını, 1818’den sonra ise kral olarak uzun bir kısmını Norveç’i hizada tutmaya çalışarak geçirmiştir. Kral olarak belki de 200 yıldır İsveç’in en ihtişamlı ve itibarlı kumandanı olarak bilinmiş ancak medya sansürü ve baskıcı rejimi sebebiyle oldukça eleştirilmiştir. Sadece Napolyon’un değil, İsveç ve Norveç parlamentolarının da korkulu bir rüyası olmuştur. Ancak bu baskıcı rejimi sayesinde de hızlı kararlar alıp ülkeye tarafsızlık politikası getirmiş ve ülkeyi tek bir savaşa sokmamıştır. Bu tarafsızlık politikası, günümüze dek devam etmekle kalmayıp İsveç’i uzun zamandır tatmadığı stabil bir çağa sokmuş ve ülkenin refahı görülmemiş derecede yükselmiştir.

Bir Fransız avukatın oğlu, Fransız ordusu mareşalliğinden kimsenin hayal edemeyeceği şekilde yükselen, ölümüne kadar İsveç diline hâkim olamayan ve soylu kanına uzaktan yakından alakası olmayan Bernadotte’un 1844’te ölüm döşeğindeki son sözleri ise şöyle olmuştur:

“Kimsenin benimki gibi bir kariyeri olmadı.”

KAYNAKÇA

Barton, D. P. (1931). Bernadotte, 1763-1844. Paris: Payot.

Haskew, M. (2022). The Battle of Leipzig, 1813: Napoleon Bonaparte’s ‘Battle of Nations’. 01 27, 2023 tarihinde Warfare History Network.

Roberts, A. (2015). Napoleon: A Life. Penguin Books.

The French Army Officer Who Became A Scandinavian King. (2014, August 14). 01 14, 2023 tarihinde REAL SCANDINAVIA THE INSIDER’S GUIDE TO SWEDEN, NORWAY, DENMARK, AND BEYOND.

Leave a Reply