Yankılı Sabahlar | Sevmenin Şifası Üzerine Küçük Bir İç Monolog

“İnsan ses verir ve yankı ister.” Sessizlik yoruyor en çok da beni.  

Uyan

Her sabah, kuşluk, ikindi ve gece yarısı sessiz gelir bazen bana. Derse yetişme bahanesiyle erken uyandığım sabahlar, bir yandan da içimi sıkıyor. Her ne kadar da yeni anılar ve hislere gebe de olsa bu erken saatler, içimi burkan bir bayağılık hâkim etrafa. Her birimizin yaptığı gibi kişilerin arasında yaşıyorum hâlbuki, sessiz olamaz ki ortalık! Kuşların şakımalarıyla aydınlanıyor tan; gök, oldukça yumuşak ve açık bir renge boyanmış. Şafak kızıllıkları… Birkaç kuşun o ufak ve önemsiz gagalarından dökülen fevkalâde melodiler, ne de tatlı lekeler bu sessizliği!  Sınıfın yolunu arşınlamaktayımdır böyle erken vakitlerde, rutin olarak mekik dokuduğum yollar veya güneşin henüz okşamadığı tepeler karşılar beni, uzaklardan görünürler. Bütün bu hoşnutluk verici tabloda, can sıkıcı olan bir ağırlık da sezilir oysa; sessizliğin yalnızca bu tabiatta değil, kafamın içinde de olmasını umarım. Dingince dalgalanan zihnimde aniden patlayan bir afacan kunduz barajı, uykuyla bastırılmış kaygı, esenlik, neşe ve vesvese dolu suları müthiş bir tazyikle yollar aklın meydanlarına. İçim sıkılır. Endişelerim de her adımımda hafif hafif artmaya başlar; aldığım her nefesi, içimdeki sıkıntıların sönmesi için telaş ve umutla alırım. Her seher, her yan, her şey aynılaşmaya başlar gözümde; en olağanüstü olanı bile özünde aynı kaygı ve buhranı içermeye elverişli hayatlar yaşadığımızı düşünürüm ama hayır…ömürleri ve onları yaşayan aceleci ruhları hiçe sayar olur muyum hiç? Herkes özeldir, bu dediğim “her şey”e dahil edilemeyecek bir biçimde. Hayatlarınızı en iyi ve mutlu şekilde yaşayın isterim, tıpkı benim uğrunda çaba verdiğim gibi. Sözlerimin bulanık bir depresiflik yaydığının farkındayım. Bağışlanmak isterim! Biliyorum, fazlasıyla melankolik ve anlamsız monologlarla başlayabiliyor günlerim; aklımın felsefi fikir vaazları, sabah için en iyi öğün olmasa gerek, kanımca. Ben dersliğe varıp yerime sessizce kurulurken gelin sizlere bu düşünce trafiği hakkında anlatmaya devam edeyim. 

“Bu dünya geçici bir gurbet / Sen bağlanma ona küçük efendi / İçinde yurdundan ayrılanların sızısı olsun.” 

Birkaç yurdu olur insanın; dünya, ülke, aile ve – her şeyden de evvel –kendisi dönüşür sıcak ve güvenilir bir eve insanın. Bir yuva ve mabet…Yabanda merhamet aramak, hummalı çabalar gerektirecek boşuna bir arayışa dönüşebilme potansiyelinde, kendi fikrimce. Böyle midir ama hep; bir ev, bir vatan olursa bir insanda da bulamaz mı kişi vatanını, kendinden başka insanlarda? 

Bir dokunuşta ve dudaklarda… 

Düşünce nöbetlerinde kıvranan zihinler ile yanı başlarında ağlaşan, yangılarına nefes merhemleri bastıran yürek toplulukları; beyhude gayretler göstermezler, havaleleri dinebilsin diye!  

Hepimiz aynı şeyi istiyoruz, sığınabilecek bir yer. Belki de bir “şey”. Dünya barınak olsun bizlere, biz de birbirimizde bulalım, dünyevi hayatların buhranını savacak dostlukları.  

Aşkları. 

Aslında onu sev(dir)ecek pek çok güzellik var, yeter ki doyabileyim ruhuma deva olacak anılara. Kişilere.  

Lütfen! “Olağanüstü” hikayeler istemiyorum hayattan, tüm sıradanlıkların içinde göze çarpmayacak kadar ufak olanı verilsin bana… ama yalnız olmayayım, yalvarıyorum!  Tasa ve endişemin sabahtan beri sızlayan yaralarına bembeyaz, onların en saf ve samimi duygularıyla ağartılmış pamuklar bastırılsın. Denizler, deryalara karışsın. Ayrılmadan bu dünyevi yolcu hanından, kana kana içmek isterim neşe dolu badesini hayatın. Kalpler, sızlamasın. 

Seherin ufukta görünen tepeleri… Belki de bağırmalıyım o çıplak ve yalnız dağlara doğru, tüm bu söylediklerimi. 

Güneş, tanı hemen ışıtmasan olur mu? 

Yankılansın istiyorum sözlerim, alacakaranlık seherin mahmurluğu altındaki dağlarda. 

Kaynakça: 

Sayar, Kemal. Ses ve Yankı. Kapı Yayınları. 2023. 

Leave a Reply