Christian Guidicelli’nin bir yorumu vardır ki Akçasazın Ağaları’nı anlatmaya başlarken hem anlatıcı olan bana hem de okuyucu olan sizlere ışık olması bakımından çok önemlidir. Şöyle der Guidicelli: “Dramatik devinim öylesine canlı bir şekilde anlatılmış ki, insan Toroslar’ın eteklerinde kimi zaman bir kovboy filmi kimi zaman da bir Shakespeare trajedisi izlediği kanısına kapılıyor.” Bu bağlamda, her ne kadar sanatçıları kendi isimlerinin haricinde isimlerle anmaktan çoğu zaman çekinsem de Yaşar Kemal’i anlatabilmenin en doğru yolu belki de kendisi dışında isimlerle anmaktır onu.

Bu münasebetle, bir yandan kendisini “Yaşar” ismi ile tanıtsa da Kemal Sadık Gökçeli, öte yandan, tıpkı Guidicelli’nin bahsettiği gibi, hem Shakespeare hem Gabriel Garcia Marquez, kimi zaman John Steinbeck bazen de Sergio Leone’dir. Ama bir yanlışlık olmasın, bu benzetmelerin nedeni Yaşar Kemal’in bu isimlerden esinlenerek sanatını ortaya çıkarmış olması değildir, aksine o kadar kapsayıcı ve çoklu bir anlatım tekniği vardır ki bütün bu isimleri kendisinde bulmak mümkün hâle gelir. 

İşte böyle muhteşem bir yazarın da fikrimce en iyi eseri, birinci kısmı Demirciler Çarşısı Cinayeti ve ikinci kısmı Yusufçuk Yusuf olan Akçasazın Ağaları’dır. Bu iki kitapta yazarın kalemi şekilden şekle girer. Doğrusu anlattıkları bakımından şekilden şekle girmemesi de aslında mümkün değildir nitekim mevzu bahis yıllar boyu süren dönüşüm, buna tanık olan nesiller ve bu esnada yaşanılan sancılı değişimlerdir. Denebilir ki Akçasazın Ağaları’nda Yaşar Kemal küçük bir dünya örneği sunar okuyucuya, yok yoktur satırlarında. Öylesine uzun öylesine detaylı tasvirler kullanır ki yağdırdığı yağmurdan ıslanmamak mümkün değildir. Üstelik yaşanmışlara ve yaşanacaklara göre o yağmurun yağışının tonu, hacmi değişir. Bakarsınız ince bir iplik gibi ince ince yağar bakarsınız hışım gibi bocalanır üzerinize su kütleleri. Yağmuru böylesine yağdıran bir yazar, kahramanlarını çoktan karşınıza oturtmuş, sizi bütün detayları bir bir incelemeye zorlamıştır. Âdemelmalarına kadar hâkim oluverirsiniz bir anda kirli sakallı, aydınlık yüzlü beylerin. Üstelik folklorik bir yığın öge vardır romanda. Türlü türlü halk hikayeleri, ağıtlar, destanlar, efsaneler birbirini kovalar durur. Bunların yer almadığı satırlarda da yazarın kendisi halk hikayeleri yaratır, efsaneler oluşturur. Bununla beraber, o doğa ki ne kuvvetlidir romanda. Kaplumbağalar, yılanlar ayaklarınızın dibinde dolanır, kuşu, kelebeği omuzlarınıza konar, arılar insan olur, insanlar arı olur. Dahası bu kadar kocaman bir roman tek bir zamanda geçmez. Birbirine girer günler, geceler, saatler, dakikalar. İç içe geçmiş anlatım tekniklerinin bir sonucu olarak, bir tanrı gibi, her sayfada o küçük dünyanın farklı pencerelerinden bakar hâle gelirsiniz. Sadece gözünüze de hitap etmez Yaşar Kemal Akçasaz’da, aynı zamanda yüreğinize ve aklınıza da bir şenlik yaşatır. Bu nedenle şiirsel cümlelerini dümdüz ve yavan cümleler takip ettiğinde afallar kalırsınız da yavaş yavaş algılarsınız vaziyeti.  

Çukurova’da boy gösterir Akçasazın kimi toy kimi görmüş geçirmiş ağaları. Çukurova öyle bir yerdir ki bereketli toprakları sağ olsun biçim biçim insan baş gösterir orada. Türkmen’i, Kürt’ü, Çerkes’i, Arap’ı, Süryani’si; beyi, ağası, uşağı, ırgatı, köylüsü hep beraber yaşar gider o topraklarda. Akçasaz da o toprakların bir kurutulacak bataklığıdır. Öyle ki kurutulduğunda adam ekilse boy boy yetişecek bir araziye döneceği söylenir. İşte bu araziden pay kapmaya çalışan, soylarıyla nam salmış iki Türkmen beyi etrafında döner roman, Akyollu Mustafa Bey ve Sarıoğlu Derviş Bey’dir bunlar. Zira bu iki bey, geleneklerinin son temsilcileridir çünkü ikisinin de çocukları feodal düzenden uzaklaşacaklar ve kendilerini bu düzenin yerini alan yeni, kapitalist düzene bırakacaklardır. Bu nedenle Akçasazın Ağaları’nda geçen olaylar feodal güçlerin görkemli ve şedit mücadelesi olsa bile aslında iktidarlarının da son çığlıklarını yansıtır. Lakin mücadeleler öyle büyük vahşetlere ev sahipliği yapar ki ölüm bir lütuftur da insanlar yalvarır ölmek için. Bir bakarsınız atına bağlanmış bir adam dağ bayır, tozun toprağın içinde sürülür yahut kulağı iplik gibi kesilmiş kişi kendi kulağıyla boğulur boğulur ta ki sondan bir önceki nefesini verene kadar ama sıra hiç son nefese gelmez. Mesele sadece fiziksel bir şiddet de değildir elbette, bunun yanında bir de psikolojik şiddet yer alır. Ölüm korkusuyla çılgına dönmüş, ekmeksiz susuz kalmış, geceleri gözüne uyku girmeksizin kendisini odasına hapsetmişlerin döktüğü her ter sizden de dökülür. Anneler gelir, kardeşler gelir çığlıklarıyla kafanızın etrafında dört döner. Satır başı vazgeçmenin hafifliği ve mecbur kalmanın ağırlığı altında ezilir durursunuz. 

“O anda atlılar yetişti. Geniş bir halka oldular kaçanın yöresinde. Kementler attılar. Her attıkları kement adamın boynuna geçiyordu. Boynuna her kement geçtikçe, kement sıktıkça adamın alın damarları parmak parmak şişiyor, gözleri yumruk gibi kanlanmış dışarı pörtlüyordu.

Atlılar, boynu kementliyi bir o yana, bir bu yana çekiyor, yere düşünce kendilerine doğru sürüklüyorlardı. Çizmeleri ayağından çıktı, ceketi yırtılıp sıyrıldı, dili dışarı çıktı. Artık ipleri gevşetince ayağa kalkamıyor, orada, dili dışarıda soluyup duruyordu.”

Bakmayın iki ismin etrafında döndüğünü söylediğime, Akçasaz’da aslında o kadar çok ağa vardır ki bunların birbirleriyle ilişkisi de türlü türlüdür. Üstelik uşakların, yardakçıların, adamların da hepsi kendine münhasır birer ağadır aslında. Böğürtlen çalıları bile bu romanda bir ağa olma potansiyeli taşır. Kimi zaman bu ağalar arasında yazar, taraf tutturur size, benimsememizi sağlar kahramanların kimini. O anda sevdiğimiz, desteklediğimiz o kahramanlar birbirlerini sırtından bıçaklar, neye uğradığımızı şaşırırız. Güvendir, itimattır içimizi ferahlatan ne kadar kavram varsa hepsinin altını boşaltır Yaşar Kemal ve bir anda, tuttuğumuz tarafa duyduğumuz nefretle kalırız. Ancak insanlıklarını da kaybetmez kahramanlar hiçbir zaman. Öyle anlar olur ki ihanet ettiklerinde bile duyguları, vicdanları yakalarını bırakmaz. Dostlarını öldürür, üstüne oturup bir ömür ağıt yakar, gözyaşı döker, vaveyla koparırlar. Arada bir de sevda ateşi tutuşur ki elini uzatıp ısınmayana, gözlerini doldurup siyim siyim akıtmayana aşk olsun. 

İşte bu kadar büyüktür Akçasazın Ağaları, bu kadar çoktur. Sanmayın ki okuması çok zordur bu romanı, öyle hızlı akar gider ki tek nefesle sonuna ulaşırsınız. Bitince de arkanızda kalacağını sanmayın muhtemeldir ki bir ömür yakanızı bırakmayacaktır. Bilmem ne kadar anlatmak mümkündür ama öyle bir serüvendir, yıllanmış, ağır, uzak bir ağıt gibi.

Kaynakça:

Kemal, Yaşar. Demirciler Çarşısı Cinayeti. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018. Roman

Kemal, Yaşar. Yusufçuk Yusuf. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018. Roman

https://artuk.org/discover/artworks/the-old-reaper-204680/view_as/grid/search/makers:george-clausen-18521944/page/8

https://i.pinimg.com/originals/e6/da/e5/e6dae5ca4c1df1563b3195f4aad9f3ee.jpg

Leave a Reply