İki Kişiye Bir Hikâye: Ekoeleştirel Bir Yaklaşım

Disiplinlerarası bir yaklaşım olarak ortaya çıkan ekoeleştiri, çevrenin korunmasına dair düşüncelerin ve çalışmaların bir ürünüdür. Edebiyat ve tabiat arasındaki ilişkiyi inceleyen bu kavram Greg Garrard’a göre kültürel incelemeleri belirgin bir çevreci, ahlaki ve siyasi gündeme bağlar (Garrard 16). Ekoeleştirel anlayışa dair önemli çalışmalar yapmış olan araştırmacı Scott Slovic ise ekoeleştiriyi hem çevreci bir dil kullanılarak yazılmış edebi eserlerin incelenmesini hem de herhangi bir edebi eserin içinde bulunan ekolojik unsurların ortaya çıkarılmasını amaçlayan bir konsept olarak tanımlar (Slovic 2). Bu çerçevede, başlangıçta çevreci bir tema içermeyen edebi eserler bile ekoeleştirel bir bakış açısıyla değerlendirilebilir. Sait Faik’in İki Kişiye Bir Hikâye adlı öyküsü de bu duruma örnek olarak verilebilir. İlk okumada, metinde ekolojik açıdan gözlemler yapmak olası gibi görünmese de derinlemesine incelendiğinde ekoeleştirel perspektiften analizler yapmak mümkündür.

Abasıyanık, bu eserinde Topal isimli bir martı ve bir balıkçı arasındaki saf ve samimi dostluğu, imgeler ve güçlü betimlemeler aracılığıyla aktarıyor okuyucusuna. “Tuhaf, dedi, alışmışım şu topala. Onu etrafımda görmediğim günler bir şey kaybetmiş de ne olduğunu bir türlü bulamayan, durmadan da o şeyi arayan insana dönerim. İnsana alışamıyorum ama şu deniz kuşuna alışmışım” (Abasıyanık 50). Kendi türüyle bile kuramadığı ilişkiyi bir martı ile kuran balıkçının, Topal’ın ölümünün ardından yaşadığı hüzün ve matem havasına bürünerek bir akrabasını kaybettiğini söylemesi göz önünde bulundurulduğunda Sait Faik’in doğrudan tabiat merkezli bir yaklaşım benimsemek yerine doğanın en önemli parçalarından biri olan hayvanlar üzerinden konuyu ele aldığı söylenebilir. “Sonra sofrasındaki ıstakozu ağzını açmadan kibarcasına, martıdan daha çabuk tüketen beyler de gördüm. Kibarlığına kibar yiyorlardı: Ağızlarını şapırdatmadan, yalnız çenelerini oynatarak… Ama o çeneye biraz dikkat etsen korkardın. Ne korkunç şeylerdi. Çene değil makine. Makine değil, değirmen” (Abasıyanık 49). Metinden alınan bu paragrafı da ekoeleştirel bir perspektiften inleyecek olursak, doğanın tüketimi ve insanın doğa ile ilişkisini ele alındığını söyleyebiliriz. Anlatıcı, insanların doğadan aldıkları besinlerin tüketimini anlatırken bunu bir metafor olarak kullanarak insanın doğayı nasıl sömürdüğünü göstermeye çalışmıştır denebilir. Buna ek olarak çene ve makine benzetmesi üzerinden de bireyin tüketim alışkanlıklarıyla doğaya zarar veren bir mekanizma hâline geldiği yorumunda bulunmak mümkündür. Metinden yola çıkarak verilebilecek bir diğer örnek de Barba’nın martının topal oluşu hakkında bulunduğu tahminlerden biridir. “Belki daha yavruyken bir insanoğlu yavrusunun eline düşmüştür, bilinmez” (Abasıyanık 46). Bu bölümde ise yazar, insanın doğaya karşı ne denli bir tehdit oluşturduğunu söylemektedir âdeta.

Ekoeleştiri perspektifine göre, edebiyat insanlarda bir ekolojik kimlik oluşturmalıdır çünkü insanlar, doğal tahribatın anlatıldığı bilimsel veriler yerine bir roman, hikâye veya şiir okumaya daha eğilimlidirler. Bu nedenle, sanatın insan düşüncesini etkileyebileceği gerçeği, bu hareketin edebiyata yüklediği sorumluluğun temelini oluşturur. Bu bağlamda doğa ve sanatın birbirini besleyen iki nehir olduğu söylenebilir.

KAYNAKÇA:

Abasıyanık, Sait Faik. Alemdağ’da var bir yılan. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012. Baskı.

Garrard, Greg. Ekoeleştiri – Ekoloji ve Çevre Üzerine Kültürel Tartışmalar. Çev. Ertuğrul Genç. İstanbul: Kolektif Kitap Yayınları, 2017. Baskı.

Scott, Slovic. “Ecocriticism 101: A Basic Introduction to Ecocriticism and Environmental Literature.” Pertenhka. Web. 2015.

Leave a Reply