1. Giriş
Herkesin az ya da çok bildiği üzere 10 Ağustos 2026’da yani dün yeni bir yasa kanunlaştı TBMM’de kabul edilerek. Bu yasanın resmi adı ise Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun olarak ifade edildi. Bu yazımda bu kanuna dair samimi fikirlerimi ve bunun olası sonuçlarına değinmeye çalışacağım.
2. Yasa Ne Getiriyor?
TBMM’ye sunulan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” tek cümleyle özetlenebilir aslında: PKK/KCK’nın silah bırakıp fiilen varlığına son vermesi karşılığında, örgütle bağlantılı suçlarda soruşturma, kovuşturma ve cezaların infazını belirli sürelerle erteliyor.
Her şey tek bir eşiğe bağlanmış önce. Örgütün fiilen varlığına son verdiği ve silahları teslim ettiği güvenlik kurumlarınca tespit edilecek, bu tespit de MGK kararıyla teyit edilip Resmî Gazete’de yayımlanacak. Kanunun çarkları ancak bu karardan sonra dönmeye başlıyor.
Teklif her suçu kapsamıyor üstelik. Örgütü kurmak-yönetmek, üye olmak ya da bilerek yardım etmek, propaganda yapmak, örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlar ve örgüt lehine finansman suçları kapsam içinde. Ama örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme ile 1/6/2005 öncesi işlenip müebbet gerektiren suçlar, bu ertelemelerin dışında tutulmuş. Yani “her şey silinip gidiyor” gibi bir okuma yanlış olur.
Devam eden dosyalarda üst sınırı 15 yıl veya altı olan suçlarda soruşturma-kovuşturma 5 yıl, daha ağır suçlarda ise 10 yıl süreyle erteleniyor. Bu süre boyunca zamanaşımı işlemiyor, dosya ve deliller muhafaza ediliyor; yani dava kapanmıyor, sadece rafa kalkıyor. Tutuklama gibi koruma tedbirleri de ilgili merci tarafından gözden geçirilip kaldırılabiliyor, istinaf-temyizdeki dosyalarda ise bozma kararı verilecek. Erteleme süresinde yeniden terör suçu işlenirse erteleme kalkıyor ve dosya kaldığı yerden devam ediyor; süre temiz geçerse düşme kararı çıkıyor.
Kesinleşmiş cezalarda da aynı mantık işliyor, sadece bu sefer infaz hâkimi devrede: toplam 15 yıl veya altı cezalarda infaz 5 yıl, üzerindekilerde 10 yıl erteleniyor. Müsadere kararları bundan etkilenmiyor. Yine erteleme süresinde yeni suç işlenirse infaza devam ediliyor, temiz geçerse ceza infaz edilmiş sayılıyor.
İşin idari tarafında Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında bakanlardan, MİT Başkanı ve MGK Genel Sekreterinden oluşan bir Kurul kuruluyor ayrıca. Bu Kurul süreci dönemsel olarak izleyecek, gerekirse yeni düzenleme talep edecek, belirli bir süre geçtikten sonra da hak yoksunluklarının tamamen kaldırılmasını isteyebilecek. Çalışmalar TBMM’ye raporlanacak, Meclis bünyesinde ayrı bir İzleme Komisyonu da kurulacak.
Örgüt mensuplarının getirdiği silah ve mühimmat kayıt altına alınacak bu arada, usulü İçişleri ve Millî Savunma bakanlıklarınca belirlenecek. Yararlanmak isteyenler de MGK kararının yayımlanmasından itibaren altı ay içinde başsavcılığa yazılı başvuru yapmak zorunda; kanun kendiliğinden uygulanmıyor. Süreçte görev alanlara ise hukuki, idari ya da cezai sorumluluk doğmayacağına dair bir güvence tanınmış.
Son olarak, teklifin kendi iddiasına ve lafzına da değinmek gerekir: Kanunun resmi gerekçesinde “af” kavramından özenle kaçınılmış; mahkûmiyet hükümlerinin ortadan kalkmadığı, suçun niteliğinin değişmediği ve ceza sorumluluğunun sona ermediği iddia edilmiştir. Teklif metni bu mekanizmayı “sınırlı ve koşullu bir infaz-erteleme” kılıfıyla sunmakta ve sürecin ilerleyişine göre yeni adımların gelebileceğini belirtmektedir. Ancak ileride detaylandıracağım üzere, teklifin “bu bir af değildir” iddiası yalnızca şekli bir savunmadan ibarettir.
3. Bir Yıllık Sürecin Sonu mu, Yeni Bir Aşamanın Başlangıcı mı?
Bu yasanın sadece PKK terör örgütü bazında çıkarılması ve örgüt kurma suçunun işlenmesine rağmen bu suçların ‘pratikte’ af edileceğinin söylenmesi herhangi bir akılla ve mantıkla açıklanamayacak durumdadır.
Her ne kadar bu yasayı yasa koyucumuz olan TBMM yapmış olsa da, hukuk teorisyenlerinden olan Thomas Aquinas’ın da yüzyıllar öncesinden belirttiği gibi, yasa sadece yetkili merci tarafından yapılınca yasa olmaz. Yasanın gerçekten yasa olması için hukukun getirmiş olduğu harmoniyi bozmayacak, hatta ona katkı sağlayacak nitelikte olması gerekir. Bu harmoniyi soyut düzeyde bırakmamak, somut olarak sınamak gerekirse, düzenlemenin mevcut ceza hukuku sistematiğiyle ne ölçüde tutarlı olduğuna bakmak en doğru yöntemdir ve burada devreye TCK’nın genel hükümleri ile ceza hukukunun özü girer.
Bu yasa ise en başta ceza kanunu ile örtüşmemektedir bana göre. Bunun en teknik açıklaması TCK 36 bakımından yapılabilir. TCK 36 suçtan gönüllü vazgeçmeyi düzenler ve fail, vazgeçilen suçtan ceza almamakla beraber halihazırda işlenmiş olan suçlardan ceza alır. Bir kimse terör örgütüne katılmakla birlikte bu suçu zaten işlemiştir, yani suçu tamamlamıştır. Bu yasa ise tamamlanmış olan suçun faillerinin cezai kovuşturmasını erteliyor, hatta belirli koşullar altında fiilen ortadan kaldırıyor.
Elbette burada bir itiraz akla gelebilir: bu düzenleme TCK’nın genel hükümlerine değil, TBMM’nin çıkardığı özel bir kanuna (lex specialis) tabidir, dolayısıyla TCK 36’ya aykırılık teknik anlamda bir hukuka aykırılık teşkil etmez — özel kanun genel kanunun istisnası olabilir, bu hukuk tekniği açısından başlı başına sorun değildir. Bu itiraz usul bakımından doğrudur. Ama mesele burada TCK 36’nın lafzına sadakat değil, bu maddenin arkasındaki ratio legis’tir yani yasanın arkasındaki mantıktır: ceza hukukumuz, tamamlanmış bir suçun cezasız kalmasını ancak çok istisnai ve dar çerçevede kabul eder. Yeni kanun ise bu istisnayı, örgüt kurma gibi ağır bir suç için, üstelik yalnızca tek bir örgüte özgü olacak şekilde genişletiyor. Sorun, kanunun TCK’ya lafzen aykırı olması değil, ceza hukukunun genel mantığından bu denli sapmasının nasıl meşrulaştırılacağıdır.
Her ne kadar lafzi olarak af demeseler de bu düzenleme pratik anlamda açık bir af niteliği taşıyor. Kanunun 6. maddesinin dördüncü fıkrasına göre, erteleme süresi boyunca yeniden bir terör suçu işlenmediği takdirde verilen ceza infaz edilmiş sayılıyor yani kişi cezasını fiilen hiç çekmeden hukuk düzenine “temiz” olarak dönmüş oluyor. Bu sonuç, klasik af ile arasındaki farkı yalnızca isimlendirme düzeyine indiriyor; hukuki sonuç bakımından ikisi arasında pratik bir ayrım kalmıyor.
Peki bu durumda, sürecin bir yıllık bir kapanış mı yoksa yeni bir aşamanın başlangıcı mı olduğunu söylemek mümkün mü? Kanunun kendi gerekçesinde de “sürecin dinamik yapısı” vurgulanıyor ve ihtiyaç halinde ilerideki dönemlerde yeni yasal düzenlemelerin gelebileceği açıkça belirtiliyor. Bu da göstermektedir ki, elimizdeki metin nihai bir çözüm değil, çok daha kapsamlı bir sürecin ilk hukuki ayağı niteliğinde. Dolayısıyla soruyu şöyle cevaplamak daha doğru olur: bu yasa bir sonu değil, hukuki bakımdan tartışmalı temeller üzerine kurulmuş yeni bir aşamanın başlangıcını temsil ediyor.
Burada varılan sonucun tek başına bırakılmaması gerekir. Bir hukuk sisteminde, kurucu ilkelerinden (somut olayda: tamamlanmış suçun cezasızlığının istisnai ve dar yorumlanması ilkesi) bu denli sapan, üstelik tek bir örgüte özgülenmiş bir düzenleme iki şekilde açıklanabilir: ya sistemin geri kalanına aykırı, izole ve geçici bir anomali olarak kalır, ya da bu sapmayı meşrulaştıracak daha üst bir normatif çerçeveye ihtiyaç duyar. Kanunun kendi gerekçesinde “sürecin dinamik yapısı”na ve ileride gelecek yeni düzenlemelere yapılan atıf, tam da bu ikinci ihtimale işaret etmektedir: düzenleme kendini nihai değil, geçici ve tamamlanmayı bekleyen bir adım olarak konumlandırmaktadır. Tamamlanmayı bekleyen bir hukuki anomalinin en doğal tamamlanma zemini ise, mevcut anayasal çerçevenin kendisinde bir revizyona gidilmesidir — zira üniter ve merkezi devlet ilkesiyle bu denli iç içe geçmiş bir meselede (PKK/KCK sorunu), kalıcı bir çözüm iddiası taşımayan fakat kalıcılığa açık kapı bırakan bir yasa, ancak üst hukuk normunun değişimiyle anlamlı bir bütünlüğe kavuşabilir.
4) Sonuç
Ancak burada ifade etmek isterim ki bu yasayla beraber yeni bir aşamasına geçilen süreç, yeni anayasaya açılan kapı gibi geliyor bana. Ben yeni anayasa ile ilgili olarak halihazırda bir yazı yazmıştım. Meraklısına o yazının da linkini aşağıya koyarım.
Dahası, hükümet ortaklarının sürekli olarak “Cumhuriyet’in İkinci Yüzyılı” sloganını kullanması, ülkemiz anayasasının ilk yüzyıllık süreçte dayandığı temel esasların değişmesi anlamına geldiğini söylemek mümkündür.
Hatırlatmak gerekirse neydi bu esaslar? Üniter, laik ve merkezi bir devlet en temelde. Hükümet ortaklarının siyasi geçmişleri ve söylemleri göz önüne alındığında, bu esasların daha çok ılımlı İslam çerçevesinde yeni bir Kemalizm yorumalaması ile federalizme kayan bir yapıya bürünmesinin istendiğini iddia edebilirim.
Bu iddiayı sloganın kendisinden bağımsız bir zemine oturtmak gerekirse: PKK/KCK’nın tarihsel siyasi talepleri arasında yerel özerklik ve özyönetim modellerinin uzun süredir yer aldığı bilinmektedir. Silah bırakma karşılığında sunulan bu tür entegrasyon süreçlerinin, dünya örneklerinde de (bkz. çeşitli barış süreçleri literatürü) genellikle salt cezai af ile sınırlı kalmayıp siyasi-idari yapı üzerinde de karşılık talep ettiği görülür. Dolayısıyla kanunun “sınırlı ve koşullu” olarak tanımladığı bu ilk adımın, ilerleyen aşamalarda idari yapının merkeziyetçi karakterine dokunan bir siyasi talep ile eşleşmesi, salt sloganvari bir okumadan ziyade sürecin kendi iç mantığından beklenebilecek bir sonuçtur.
Bunun yanında üzerinde durulması gereken bir diğer husus, mevcut başkanlık sisteminin kalıcı hale gelme ihtimalidir. Bu noktada dikkat çekici bir eşzamanlılık var: seçim kazanma potansiyeli yüksek görülen muhalefet liderlerine yönelik tutuklamalar da aynı döneme denk geliyor. Bu ikisini doğrudan nedensellik ilişkisine sokmak iddialı olur, ama aralarındaki yapısal bağlantıyı kurmak mümkün.
Şöyle ki: bir anayasa değişikliği TBMM’de nitelikli çoğunluk ya da referandum onayı gerektiriyor. Seçim kazanma ihtimali yüksek liderlerin siyasi denklemin dışında kalması, bu çoğunluğun oluşmasını kolaylaştıran bir sonuç doğuruyor, kastî olsun ya da olmasın. Bu açıdan bakıldığında, söz konusu tutuklamaları yasayla aynı takvimde gerçekleşen bağımsız bir gelişme olarak okumak yerine, aynı nihai zemine (kalıcı bir sistem değişikliği için gereken siyasi şartların oluşması) hizmet edebilecek bir unsur olarak değerlendirmek daha temkinli ama yine de anlamlı bir okuma olur.
Bu ihtimalin nasıl bir sisteme evrilebileceğini somutlaştırmak gerekirse, akla İran modeline yakın bir yapı geliyor. Burada kastettiğim, muhalefetin rejime karşı değil, rejim içinde var olabildiği bir çerçeve. Yani muhalif aktörlerin sistemi değiştirmeye çalışmak yerine, zamanla sistemi destekleyen bir söyleme evrilmesi.
Bu okumayı tek bir veriye dayandırmamak gerekir, ama destekleyici bazı emareler var: Yeni Parti’nin bu yasa teklifine üstü kapalı da olsa destek vermesi ve “Terörsüz Türkiye” söylemine yakın durması, bu yönde okunabilecek erken bir işaret olarak görülebilir. Tek başına belirleyici olmasa da hükümet ortaklarının söylemleriyle birlikte değerlendirildiğinde, rejime karşı değil rejim lehine konumlanan bir muhalefet örüntüsüne işaret ediyor olabilir.
Sonuç olarak, bu yasanın öncelikli işlevinin ilan edildiği gibi salt “barış” olmaktan çok, yeni anayasa ve mevcut rejimin kalıcılaştırılması sürecine hizmet etme ihtimali de göz ardı edilmemeli. Yasanın kabulünden sonra atılacak adımlar, bu ihtimal de göz önünde bulundurularak izlenmeyi hak ediyor.
KAYNAKÇA:
https://tr.wikipedia.org/wiki/Mill%C3%AE_Dayan%C4%B1%C5%9Fma_ve_Toplumsal_B%C3%BCt%C3%BCnle%C5%9Fmenin_G%C3%BC%C3%A7lendirilmesine_Dair_Kanun
https://bianet.org/haber/milli-dayanisma-ve-toplumsal-butunlesmenin-guclendirilmesine-dair-kanun-teklifinin-tam-metni-322256https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/cerceve-yasa-tbmm-de-kabul-edildi-iste-12-maddelik-kanunun-tam-metni-2528098
Süreç yasası Meclis’te kabul edildi
Anayasa Yenileniyor: Erdoğan’a Yol Açmak mı? Hukuku Güçlendirmek mi?





