Amsterdam’a, Hollanda’nın başkentine hoş geldiniz. Yoksa seks ve uyuşturucunun başkenti mi demeliyiz? Amsterdam’da olan Amsterdam’da kalır, yasal olarak da! Eğer bunu kabul ediyorsanız, gezintiye başlamak için tek ihtiyacınız olan bisikletiniz olacak, bisikletiniz yoksa da dert etmeyin, söylenen o ki Amsterdam’da yaklaşık bir milyon bisiklet var, eminim size de bir tane düşecektir.

165 kanal, 1.281 köprüden oluşan şehri, emin olun nereden dolaşmaya başlamalıyız ben de kestiremiyorum. İyisi mi, şehrin en bilinen meydanlarından “Dam Meydanı”yla merhaba diyelim Amsterdam’a. Meydanın kargaşasında bile dikkatlerden kaçıramayacağınız Amsterdam Kraliyet Sarayı’nı görüyoruz önce, önündeki bariyer bir kuruluyor, bir kaldırılıyor. Sanırım önemli birileri teşrif ettiler, tabii bizler giremiyoruz. Sarayın hemen yanında “Nieuwe Kerk” (Yeni Kilise) var, içeri doğru başımızı uzatıyoruz ve giriş ücretinin canımızı yakmasıyla, “İstanbul’da hiç mi görmedik, hıh” gibi sahte avuntularla Dam Meydanı’nın turistler için asıl cezbedici binasıyla karşılaşıyoruz, Madame Tussauds Müzesi’yle.

Madam Tussauds Müzseinden Dam Meydanı

Madam Tussauds Müzesi’nden Dam Meydanı

Madame Tussauds

Balmumu heykel ustası Marie Tussaud sayesinde birazdan her daldan ünlüyle tanışmak üzereyiz. Ohoo, kimler yok ki burada. Michael Jackson, Freddie Mercury, Elvis Presley, Bob Marley, Beyonce, Madonna  gibi şarkıcılar; Angelina Jolie, Brad Pitt, Johnny Depp, George Clooney  gibi film yıldızları; Marilyn Monroe, Charlie Chaplin gibi efsaneler; E.T, Hannibal,” 007 James Bond” gibi film karakterleri ve Einstein, Dali, Van Gogh gibi dahiler. Saymakla bitiremeyeceğim ve gezmekten ayaklarıma kara sular inen müzeye bayıldım. Dünya’nın çeşitli şehirlerinde şubeleri olan Madame Tussauds’u Amsterdam’da ya da başka bir şubesinde gezmeden dönmemenizi öneririm, sağda solda bir ünlüye rastlamanın o kadar da kolay olmadığı bir dünyada ünlüden yürüyememek var.

Madam Tussauds

Madam Tussauds

20140604_121640

Einstein: “Üzülme bu sene geçersin” -Kuantum Mekanik dersim için

 

20140604_114833

“One Direction mı? Hiç sevmem.”

 

Madam Tussauds’tan çıkıp şehrin sokaklarında dolaşmaya başladığımızda, böylesi turistik bir şehrin olmazsa olmazları hediyelik eşya dükkanlarıyla karşılaşıyoruz. “Her şey 5 Euro”culardan, Türkiye’de hayatta rast gelemeyeceğiniz egzotiklikte –ya da hangi aklın işi bunlar dedirten- ıvır zıvırın satıldığı birçok dükkan geziyoruz. Ivır zıvırdan kastıma gelirsek; penis şekilli makarnalardan, haşhaşlı lolipoplar, ot tüketimine canı gönülden destek veren vitrinler; “neymiş bu sihirli mantar, neymiş bu uzay keki” temalı “turistik gezisini” yapan canlar için, ailenizin bakkalından rahatça temin edermişçesine 9.95 Euro’ya haşhaşı bol, tadı hiç anne eli değmişe benzemeyen keklerdan bahsediyorum. Yaratıcı bir hatıra ya da hediye mi almak istiyorsunuz, elinizi çabuk tutun hayatınızın eğlencesine gidiyoruz şimdi, ya da kabusuna mı demeliydim?

Amsterdam Dungeon

amsterdam-groupshot

Şimdi, “Amsterdam’a gelmişiz korku tüneline mi gireceğiz ya?” falan hiç demeyin! Çünkü Dungeon’a korku tüneli diyerek ayıp etmiş olursunuz. Dungeon’a daha çok Amsterdam’ın veba ve sefalet dolu eski zamanlarını tema almış, birbirine bağlanan, farklı farklı ve karanlık, korkunç ama bir o kadar da eğlenceli, sizin de dahil olduğunuz şovlar diyebiliriz. Biletini alıp parasını ödeyeni önce şöyle bir kafese kapatıyorlar, kafes dolunca oyunculardan biri, ki hayatta rolünün dışına çıkmaz, bizleri alıyor ve bir güzel azarlaya azarlaya kuralları anlatıyor; telefonlar sessizde, fotoğraf çekmek kesinlikle yasak gibi. İlk önce işkence gören insanların yanından geçip işkencecinin yanına gidiyoruz. İşkenceci aramızdan bazı gönüllüler seçerek, o zamanlarda uygulanan birkaç işkence yöntemini gösteriyor. Aynalı labirentlerden, cadı davalarından, cadıların (aramızdan biri) nasıl ve neden yakıldığını canlı canlı görüyoruz ve en sonunda iki kız kardeşin hikayesini dinlemek üzere bir odanın etrafında oturuyoruz. Halka filmindeki Samara’yı herkes bilir, zifiri karanlıkta bir anda önünüze çıksa ne yaparsınız? Ben yanımda kahkahalar atan arkadaşımın arkasına saklanarak tepkimi gösteriyorum tabii ama bir de sizi görelim. Hayatınızda görebileceğiniz en korkak insanlardan biri olarak diyebilirim ki, hiç bu kadar eğlenmemiştim. Kaçırırsanız kesinlikle pişman olacağınız bu deneyimi yaşamadan, Amsterdam’ı terketmeyin. Bütün tadı kaçtı her şeyi anlattın diye de düşünmeyin, Dungeon’daki şovlar sık sık yenileniyor ve değiştiriliyor, ah bir de cadılar bayramı zamanında orada olmak vardı, eğlencenin katlandığını duydum.

Red Light District

Prostitution Museum'da sizde vitrinde yerinizi alabilirsiniz

Prostitution Museum

          Hava kararmaya başlayınca, kırmızı ışığın süzüldüğü caddeye doğru yönelin, çünkü    Amsterdam’ın kalbi gece orada atmaya başlıyor. Red Light District (Kırmızı Işıklı Bölge) Hollanda’da yasal olan seks işçiliğinin bir ürünü. Sıra sıra dizili evlerde, kırmızı ışıklı vitrinlerin ardında müşteri çekebilmek için boy gösteren seks işçileriyle dünyaca meşhur bir bölge burası.Vitrindekileri rahatsız edemezsiniz, söylenen o ki fotoğraf çekmek yasak. Red Light’ın göbeğinde merakımıza yenilip, bizi oldukça aydınlatacak bir müzeye giriyoruz şimdi. “Prostitution Museum” (seks işçiliği müzesi), eskiden genel ev olarak kullanılan bir bina, işletmecisi de eski bir seks işçisi. Önce oturup, bir seks işçisinin gününün nasıl geçtiğini anlatan kısa bir video izliyoruz. Duvarlarında fuhuş tarihini anlatan koridoru geçip, gerçekte fuhuş için kullanılmış, şimdi sergilenen odalara giriyoruz. Odalarda eskiden o odayı kullanmış kadınların hikayeleri asılı. Çoğu eğitim masraflarını karşılayabilmek ya da ülkelerine geri dönebilmek için başlamış bu işe. Turun sonunda seks işçilerinin insan kaçakçılığına dikkat çekmek için hazırladıkları bir gösterinin videosu gösteriliyor. İzlediğimde çok beğendiğim videoyu görmeden geçmemenizi öneririm. Çok ucuz fiyatlara canlı seks şovlarının olduğu ve müşteri çekmek için yarı giyinik vitrinlerde çabalayan, belki de çoğu insan kaçakçılığı sonucu orada olan insanları görüp, Türkiye’de olsa ne olurdu diye düşünüyorum. Sonra da çok düşünme, ya beynin ya da insanlar deyip geçiyorum.

 

 

 

Amsterdam bu kadarla bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Her şey daha yeni başlıyor. Kanalları, peynirleri, yel değirmenleri, laleleri ve daha neler neleriyle gezip göreceğimiz daha çok yeri var Amsterdam’ın. Bir sonraki turumuzda şehrin gurur kaynağı bira markası Heineken’in fabrikasını, 2. Dünya Savaşı’nda Nazi kamplarının ve soykırımın simgesi olmuş Anne Frank’in evini, Amsterdam’ın en meşhur parkı Vondelpark’ı, insanların önünde resim çektirebilmek için kılıktan kılığa girdiği; “IAmsterdam” yazısının da bulunduğu Museumplein’i ve çiçek pazarını gezeceğiz, e bir de meşhur kanallarda bot turu yapmadan dönmeyeceğiz.

Şemsiyelerinizi getirmeyi unutmayın, Amsterdam’da ne zaman yağmur yağacağı belli olmaz!

Amsterdam gezi yazısının ikinci bölümünü şuradan okuyabilirsiniz:

http://gazetebilkent.com/2014/11/12/xxxamsterdamxxx-2/

Leave a Reply