Sözcükler ve Renkler ile Van Gogh

Otoportre

Otoportre, 1888

Sanat, hayat, din, arkadaşlık… Her şey üzerine söyleyecek bir çift lafı ve resimlerin içine gizlediği anlam dolu renkleri vardı bu dahi ve deli adamın. Hastaydı, sıkıntılı, zor bir hayatı ve mükemmel resimleri vardı. Hatta belki de resimleri bu yüzden bu kadar güzeldi. O, söylediği gibi, eserlerine yüreğini ve ruhunu harcıyordu ve bunu yaparken aklını kaybetti.

Herkesin kulağını kesen ressam olarak tanıdığı Van Gogh öylesine içli, derin, sevgiye hasret ve yalnız bir adamdı. Acı duymayı da mutluluğun değerini de herkesten daha iyi biliyordu. Hatta aşık olmayı da, sevmeyi de… Sürekli hayatı, hislerini sorgular; renkler kadar kelimelerle de uğraşırdı.

Acı duymak gülmekten iyidir, zira acı insanın yüreğini arıtır. İnsanları diri diri gömercesine kilitleyip çevrelerinde duvarlar örenin ne olduğu bilinmez ama yine de bir takım duvarların, tel örgülerin, demir parmaklıkların varlığı hissedilir. Bütün bunlar bir kuruntu, bir hayal midir? Sanmıyorum. Ve insan kendi kendine sorar; Tanrım bu uzun süreli mi, temelli ve herkes için geçerli olan bir ebediyet midir?”

Onun resimleri farklıdır, çünkü benimsediği sanat akımı art izlenimcilik, bunu gerektirir. 19. yüzyılın ortalarına doğru ortaya çıkan art izlenimcilikte esas olan ressamın doğayı ve varlıkları kendi iç dünyasında yorumlamasıdır. İzlenimciliğe tepki olarak ortaya çıkmasının yanı sıra art izlenimcilik realizm karşıtıdır. Fotoğraf makinesinin icadı ile olayların ve doğanın ressamın yorumu katılmadan olduğu gibi resmedilmesi olan realizm akımının etkisini kaybetmesiyle birlikte mitolojik, tarihi, dini ve edebi konular resimde önemini yitirmiş ve amaç bir sahneyi ya da olayı resmetmekten çıkarak kişiselliğe, yoruma ve güneşin doğa üzerinde yarattığı renk cümbüşlerine kaymış, izlenimciliği doğurmuştur. Art izlenimcilik ise izlenimciliğin daha kişiselleşmiş halidir. Art izlenimciler izlenimcilerin çizgi ve desen kullanımını ikinci plana atmaları, yalnızca doğanın varlıklara uygun gördüğü renkleri kullanmaları gibi kısıtlayıcı kuralları yıkmışlardır. Eğer art izlenimcilikte önemli olan ressamın doğayı kendi algısıyla ifade etmesi ise hiçbir kural yaşayamaz; çünkü iç dünyanın, algıların, hayal gücünün ve yorumlamanın kuralı, sınırı, kısıtlaması olamaz.

yıldızı-gece

Yıldızlı Gece, 1889

Van Gogh bu akımın en önemli temsilcilerindendir, çünkü onun resimlerindeki renkler ve ışıklar güneşin yarattıkları değil onun kendi iç dünyasındaki renklerdir. İzlenimcilik her ne kadar çizgiyi ve deseni ikinci, üçüncü plana atıyor olsa da Van Gogh bazı resimlerindeki duyguyu o çizgilerle bize aktarır. “Yıldızlı Gece” tablosunda olduğu gibi gökyüzündeki dalgalanmalar ve girdap çizgilerin ustaca kullanılmasından oluşmuştur ve ressam iç çatışmalarını, ruh halindeki dengesizlikleri bize bu çizgilerle anlatmaktadır. Öte yandan gökyüzünün tüm bu karmaşasına rağmen uyuyan şehir kesin ve belirgin hatlarla çizilmiştir. Belki de Van Gogh’un anlatmak istediği içinde kopan fırtınalara, oluşan girdaplara, kendi hayatında yıldızları simgeleyen kavramların etrafında oluşan belli belirsiz ışıklara, gökyüzünün ya da hayatının ortasına uzayıp giden bir serviye rağmen; bir yanda uyuyan ve tüm düzeniyle onu bir anlam karmaşasına itip bu resmi yaptıran bir dünyanın, bir şehrin var olmasıdır.

Van Gogh’un da bir mektubunda kardeşinde dediği gibi Yıldızlı bir gökyüzünü resimlemek için, kuşkusuz, siyah bir zeminin üzerine beyaz noktalar koymak yetmiyor. Herkese göre gece karanlıktır, karanlık olmalıdır. Gece beyaz noktalarla görünen yıldızlardan ve beyaz aydan ibarettir. Fakat Van Gogh gecenin renklerini görebilmiştir, çünkü ona göre önemli olan güneşin var ettiği ışık değil onun iç ışığıdır. Öyleyse gece, gökyüzü kırmızı da olur; mor da. Yıldızlı Gece’deki gibi mavi, beyaz da… Ay sarı olur, yıldızlar devasa… Her şeye rağmen, düzgün çatılı evlere, uyuyan şehre rağmen, umut vardır bu tabloda. Umut, iç ışıkta mıdır, kara servide mi yoksa sarı ayda mı bilinmez.

Çiçek Açan Badem Ağacı, 1890

Çiçek Açan Badem Ağacı, 1890

Çiçekler, ayçiçekleri, kır çiçekleri ve Van Gogh için en değerli olan “Çiçek Açan Badem Ağacı”… Açık mavi gökyüzünde saf, beyaz çiçekler… Van Gogh akıl hastanesindeyken yeğenine kendi adının verildiğini öğrenince Japon resim sanatından etkilenerek yaptığı çok açık olan bu meşhur eserini yapıyor. Kasvetli ve hastalıklı bir hayatı varken rengarenk çiçekler çizebilmiş Van Gogh. Adeta ne olursa olsun yaşamayı sevdiğini gösterir gibi. Hayatı ne kadar karanlıklarla kaplı olsa da o kocaman yıldızlar, mutlu çocuk yüzleri de çizebilmiş; üzgün, karmaşık, melankolik ruh halini yansıtan oto portrelerinin yanı sıra.

Ferit Edgü’nün “Van Gogh Yüzyıl Sonra” kitabında da dediği gibi “Her ressamın gözü her griyi her yeşili her moru her sarıyı aynı gözle görmez. Hiç değilse bu renkleri aynı duyguyu, aynı coşkuyu, aynı düşünceyi dile getirir gibi görmez. Picasso’da mavi başkadır, Van Gogh’da başka. Cazanne’de yeşil başkadır, Matisse’de başka. Anlam değil, çünkü resmin kendi dışında anlamı yoktur. Söz konusu olan değişik dünyalardır. Picasso’nun dünyası, Matisse’in dünyası, Van Gogh’un ya da Cezanne’ın dünyası. Her büyük ressamın kendine özgü bir dünyası olduğuna göre…

Kulağı Sargılı Otoportre, 1889

Kulağı Sargılı Otoportre, 1889

Van Gogh da dünyadan gördükleriyle ve algıladıklarıyla yepyeni bir iç dünya yaratmıştır. Bu iç dünyasını oto portrelerine bakarak incelediğimiz zaman ressamın psikolojisini ve tinsel ifadelerini resme aktarabildiğini görebiliriz. Walter “Kulağı Sargılı Otoportre”yi şu şekilde yorumlamıştır: “Yüzünün sağ bölümünü olduğu gibi kaplayan büyük sargı ressamın yüzündeki kaskatı anlama hüzünlü bir ciddilik katıyor. Üzerindeki kocaman ağır pelerinle sanki çevresini saran acımasız dünyaya sığınmak istiyor.

Kavramların zihnimizdeki karşılığı da iç dünyamızın farklılığının gerektirdiği şekilde farklıdır. Sonsuzluğun eşiğinde kavramı herkes için, her ressam için zihinlerde farklı şeyler uyandırır. Van Gogh için de öyledir ve o nedenle bizim zihnimizde okyanus, gökyüzü ya da başka şeyler uyandıran bu sözcük kalıbı Van Gogh’un iç dünyasında deliren ya da can çekişen bir adamın timsalidir.

sonsuzlugun-esiginde

Sonsuzluğun Eşiğinde, 1890

Bir ömür, çekilen çileler, yoksulluk, sanata olan aşk, hastalıklar, çaresizlikler, sonsuz bir sevgi… Van Gogh’un her şeyi var kardeşi Theo’ya yolladığı mektuplarda; çünkü kardeşi onun her şeyi aslında.

Doğa’nın bu kadar güzel olduğu anlarda korkutucu bir aydınlanma anı yaşıyorum. Kendimden emin olamıyorum ve resimler düşler gibi görünüyor.” diyor Van Gogh. Doğa onun için en çok tarlaları ifade ediyor. Bereketi, çalışmayı ve hatta ölümü…

bugday-tarlası-ve-kargalar

Buğday Tarlası ve Kargalar, 1890

 

“Buğday Tarlası ve Kargalar” onun son tablolarından bir tanesi. Sapsarı bir buğday tarlası… Ortasından geçen, nereden geldiği belli olmayan iki yolun birleştiği bir patika sonsuza uzanıyor adeta. Hava yine fırtınalı… “Pilot kimi zaman içine çekilip yok olmak yerine, fırtınayı kullanarak bir kaçış yolu da bulabilir.” demiş bir mektubunda. Bu resmi yaparken hala o kadar umutlu muydu bilinmez ama hala kargaları çok seviyordu. Daha önceki mektuplarında anlattığına göre karga onun için genelin aksine ölümün habercisi değildi. Fakat bir sabah ölmek için gittiği o tarlada da kargalar var mıydı ya da hava fırtınalı mıydı? “Bir gün ölüm bizi alıp başka bir yıldıza götürecek” dediği gibi o sabah ölüm alıp onu başka bir yıldıza götürüyordu. Ren Nehri kıyısından gördüğü bir yıldıza belki de…

 

Ren Nehrinde Yıldızlı Bir Gece, 1888

Ren Nehri’nde Yıldızlı Bir Gece, 1888

 

Resimlerimin satmadığı gerçeğini değiştiremem ama insanların resimlerimin, üzerinde kullanılan boyanın ederinden daha değerli olduğunu anlayacağı günler gelecek.”

O günler çoktan geldi. Onun resimleri bir hayattı; hepsinin bir anısı, anlatmak istediği çok şey vardı. Sanatçı yaşamı normal bir insandan çok daha farklı yorumlar elbette ki ama bazen, özellikle de ressamlar için bunu insanların anlaması onlar için çok da önemli olmaz. Van Gogh kendini ifade edebilmeyi hep başarmış. Resimle anlatmak istediklerini sözlerle desteklemiş ve şüphesiz ki dünyanın en büyük sanatçılarından biri olmuş.

 

[box_dark]Kaynakça:[/box_dark]

Edgü Ferit, Van Gogh Yüz Yıl Sonra, Ada Yayınları, 1990

Rewald John, Post-İmpressionism : From Van Gogh to Gauguin, 1912

Özkanlı Ümit (2006), Sanat ve Sanatçı Bağlamında Otoportre ve Portre, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Sakarya

 

Leave a Reply