Serinin diğer yazıları: BÖLÜM 1 BÖLÜM 2

Gemi denizde giderken kongre devam ediyor, sunumlar yapılıyor ve çalıştayda tartışma oluyor. Karaya çıktığımız günlerde de kongre ekibi olarak gittiğimiz yerleri geziyoruz. Bence gezmek, bilmediğiniz yerleri görmek, tarihî bilgiler öğrenmek, yeni tatlar ve yemekler keşfetmek çok önemli. En az lisans eğitimi kadar ya da kongrede öğrendiklerim kadar önemli. Hayatı tanıyorsunuz bu sayede. Dünyada neler olup bittiğini görüyorsunuz. Farklı dilleri konuşan, farklı kültürlerden insanlarla tanışıyorsunuz. Geziler de bana hayatı öğretti. Hatta gemide yabancılarla kurduğum iletişim de öyle. Bunlar hayatın birer parçası…

Corfù

Gezdiğimiz yerleri anlatayım biraz da. İlk durağımız Corfù’ydu. Yunan adası. Müzeleri ve kiliseleri gezdik. Achilleion Müzesi çok güzeldi. Sahilde bir yere gittik. Karides ve mürekkep balığı yedik. Gerçekten çok lezzetliydi. Şehir merkezi çok güzeldi. Ben burayı İzmir’de Gümüldür’e yakın bir yerde Sığacık adında küçük bir kasaba var, oraya benzettim. (Bu arada Gümüldür’e de bir kongre için gitmiştik annemle.) Kafeler, restoranlar ve turistler için küçük dükkanlar olan yerde gezdik.

Fare şeklinde bir ada -adı Fare adası- ve cam yapılan bir adanın önünden geçtik. Zamanımız kısıtlı olduğu için oralara gidemedik. Sadece otobüsün içerisinden manzarayı izleyebildik. Fare adası olan yeri ilk duyduğumda “Umarım oraya gitmeyiz.” diye düşündüm. Tam bunu düşünürken rehberimiz “Fare adasında fare yok, sadece şekli öyle olduğu için bu ad verilmiş.” dedi. Benim de içim rahatladı. Nasıl içten dilemişsem gitmemeyi, gidemedik de zaten… Dar, yokuşlu ve virajlı yollardan geçtik ve olağanüstü doğa harikalarını seyrede seyrede gemimize geri döndük.

            Bari

İkinci durak Bari’ydi. İtalya’da bir ada. Burada Alberobello adı verilen tatlı bir yere gittik. Evler hep bembeyaz ve çatıları griydi. Çatılar taştan yapılmış ve yapılırken çimento kullanılmamış. Eskiden vergi memurları geldiğinde üstü kapalı yerlerden vergi aldıkları için hızlıca çatıyı yıkarmış insanlar. Bari’de de kiliseleri gezdik. Sonra Bari’nin şehir merkezine geçtik. Klasik bir Avrupa görünümü vardı. Eski binalar özenle korunmuş. Kiliseler, tiyatro binaları ve müzeler çok oldukça süslü bir şekilde inşa edilmiş. Ayin yapılan bir kilisenin içine girdik. Alt katında Noel Baba’nın (Aziz Nicholas’ın) kemiklerinin olduğu bir yere gittik. Türbe gibi bir yerdi ve her yerde mumlar vardı. Kiliseden grup hâlinde çıktık ve en az bir kilometre ilerledik. Arkamızdan koşa koşa bir rahip geldi ve kızgın bir şekilde bir şeyler söyledi gitti. Olayın ne olduğunu anlamdık açıkçası. Rehberimizin yanında bir de İtalyan bir rehber vardı ve bir sorun olmadığını söyledi. Bence ayin sırasında kiliseye girdiğimiz için kızdılar ama nedenini hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Neyse… Şehir merkezinde biraz gezindikten sonra tekrar gemimize bindik ve yolculuğumuza devam ettik.

            Venedik

Venedik gerçekten filmlerde olduğu gibi romantik bir şehirmiş. Venedik gezimizle ilgili tek sorun gemiden çok geç çıkmamız oldu. Karaya sabah 07.00’de vardık ama 12.00’de çıkabildik. Hem de Venedik’te olağanüstü bir durum varmış anladığım kadarıyla. Bu nedenle bizi Trieste’de bir limanda indirdiler. Normalde Venedik’e daha yakın bir limanda indiriyorlarmış. İndiğimiz yerde insanların gezmesi yasaktı. Sadece yük gemileri yanaşıyormuş sanırım oraya. Venedik’te de limanlar olmasına rağmen cruise gemilerinin oraya yaklaşması yasaklanmış. Kirlilik ve iklim değişikliği gibi nedenlerden dolayı. İstanbul’da Galataport’a yaklaşırken üzüldüm bu nedenle. Keşke bizim ülkemizde de buna benzer bir uygulama olsa. Daha bilinçli olsak keşke…

Trieste’den Venedik’e gitmek iki saatimizi aldı. Gidiş geliş dört saat sürdü yani. Gemiye de akşam 18.00’de binmiş olmamız gerekiyordu. Toplamda sadece iki saatimiz vardı. Bizler de grup halinde bir vapura bindik. Sanki gemiden yeni inmemişiz gibi yine başka bir gemiye binmiştik. Şimdi düşününce bayağı komik geldi. Manzara çok güzeldi. Vapurun üst katına oturduk. Binalar olağanüstü görünüyordu. Çılgınlar gibi video ve fotoğraf çektik. Gerçekten çok güzeldi ve dört saatlik otobüs yolculuğuna da değdi. Otobüste de yorgunluktan (akşamları geç vakte kadar dans etmenin verdiği yorgunluk) uyudum zaten. Bence yol kısa sürdü…

Venedik’e başka bir zaman tekrar gelmeyi çok istiyorum. Tiramisu, deniz ürünleri, makarna, pizza yiyemedik. Gondola da binemedik. Ara sokaklarda da yürüyemedik. Başka bir seferde bunların hepsini denemeliyim. (Yemekleri gemide denedik. Venedik’te yemek bambaşka bir deneyim olur elbette. Ancak gemideki yemekler de çok başarılıydı. Bu konuya ileride tekrar değineceğim.)

            Kuşadası

 Yıllardır Türkiye’de yaşıyorum ama Kuşadası’na hiç gitmemiştim. Efes Antik Kenti’ni ve Meryem Ana Evi’ni gezdik. Maalesef vaktimiz az olduğu için Şirince Köyü’ne ve Kaleiçi’ne gidemedik. Başka bir gidişimizde mutlaka oraları da gezmeliyiz.

Meryem Ana Evi’nde en ilginç şey dileklerin asıldığı yerdi bence. Onun dışında gereksiz yere uzun bir sıra beklediğimizi ve pek de bir şey göremediğimizi düşünüyorum. Çok küçük bir oda gibiydi. Bir dakikada bitiverdi. Yürüdüğümüz yer çok güzeldi. Değişik türde ağaçlar vardı her yerde. Bir de incir satılan yerler vardı biraz ileride. Gerçekten güzel görünüyorlardı. Koştura koştura Efes Antik Kenti’ne geçtiğimiz için almaya fırsatımız olmadı. Bir dahaki sefere alır yeriz artık…

Efes Antik Kenti tek kelimeyle muhteşemdi. Kentin içlerini gezmeden önce bize küçük bir maketini gösterdiler girişe yakın bir yerde. O sırada “Ne kadar küçükmüş, bizim üniversitenin kampüsü bunun kaç katı büyüklüğünde!” diye düşündüm. Ama büyük konuşmamak gerekiyormuş. Hasta olduğumu unuttum. Ateşimin çok yüksek olduğunu da. Bir süre sonra “Git git bitmiyor, ne kadar büyükmüş!” derken buldum kendimi. Yine de bizim üniversitenin kampüsü daha büyük. Muhtemelen henüz keşfedilmemiş yerler var. Ya da tamamen yıkılıp giden binalar varmış. Senato binasının büyüklüğüne bakılırsa nüfusları çok  da az değilmiş.

Okulumuzdaki ODEON’u ve Efes Antik Kenti’ndeki ODEON’u karşılaştıracak olursam bence yine bizim okulunki daha büyük. Yanlış hatırlamıyorsam Efes Antik Kenti’ndeki ODEON’un kapasitesi dört bin kişilikmiş. Ama çok küçük görünüyordu. Beş yüz kişi ancak sığabilir sanki oraya.

Efes Antik Kenti’nde en çok beğendiğim yer kütüphane oldu. Kitap okuma sevgimden dolayı da en beğendiğim yer olabilir, objektif bir değerlendirme yapamıyor olabilirim. Bu taştan yapılmış binalar nasıl binlerce yıl ayakta kalmış diye düşündük. Özellikle kemer şeklindeki kapıların yıkılmaması çok ilginçti. Taşlar üst üste konulmuş ama herhangi bir şeyle birbirlerine yapıştırılmamış gibi görünüyordu. Gerçekten muazzam bir yerdi. Herkesin görmesi gereken bir yer burası.

            İstanbul

İstanbul’da gezmedik. Daha önceden geldiğim seferlerde gezmiştim bu arada, yanlış anlaşılmasın. Bu durak inip binme noktamızdı. Bu sabah İstanbul’a doğru yanaşırken bu turda gezdiğimiz yerler arasında en muhteşem ve görkemli görünen yerin İstanbul olduğuna kanaat getirdim. Venedik falan İstanbul’un yanında sönük kalıyor. (Venedik’i de çok beğendim. Buna rağmen İstanbul çok daha muhteşem.) İki saat boyunca olağanüstü manzarayı izledik. Topkapı Sarayı, Sultan Ahmet Camii, Galata Kulesi, Marmara denizi… Geminin en üst katında açık havada bir tur attık annemle. 360 derecelik bir İstanbul manzarası ayaklarımızın altındaydı. Güneş yavaş yavaş yükseliyor, suyun üzerine yansıyor ve her yer ışıl ışıl parlıyordu. Bir kez daha ülkemizin güzelliğinin tadını çıkardım. 

Leave a Reply