Kayıp Zamanın İzinde Yaratılan Bir Mercek

Roza Hakmen’e hayranlık uyandıran çevirisi için sonsuz teşekkürler.

Son dört ayımı uzun zamandır okuma listemde olan bir roman serisini okumaya adadım. Görece kısa bir kitabı okurken çoğu zaman bizde iz bırakanlar kitabın yalnızca karakterleri, kurgusu ve edebi yönüyle kendisiyken, aylarımıza gözünü dikmiş bir kitap sadece yazarının yaratımıyla iz bırakmakla yetinmez ve öyle derin bir şekilde hayatımıza sızar ki kendimizi kısa zamanda ritüele dönüşmüş bir okuma saatinin içinde buluveririz. Ben de, sabah kalkar kalkmaz kahvemi demler, sonra sonsuz 2022 kışının bir başka serin sabahında tekrar yatağıma geçer ve uzun, noktasız cümlelerin zihnimde oluşturduğu izlenimleri seyretmeye başlardım. Marcel Proust’un yedi kitabın toplamından oluşan eseri Kayıp Zamanın İzinde’nin bendeki versiyonu lacivert sert ciltli, YKY’den çıkma Delta Dizisi’nin bir basımıydı. Yedi kitabın iki ciltte toplandığı, üç binden fazla sayfalık bu basım, ince yaprakları ve küçük puntosuyla kahve sehpamda duruyor, soğuk güneş ışınlarını yansıttığı koruyucu kılıfı ve cildin ortalarına demir atmış lacivert ayracıyla, o günlerde halihazırda en basit dikkat gerektiren ödeve dahi odaklanmakta zorluk çeken beni, her ne kadar korkuttuğunu söylemek iddialı olacak olsa da, ilk gün kahvemi soğutacak kadar bekletmişti. Son yudumlara anca yaklaşmıştım ki elim okuduğum diğer kitaplardan gelen bir alışkanlıkla, her ne kadar kayıtsızca olsa da, cilde uzandı ve okumaya başladım.

Kitabın adını hiçbir zaman öğrenemediğimiz anlatıcısı, ki bu durumun bir kayıp olduğunu ima etmiyorum, bir parça çikolatanın damakta bıraktığı tadın eskilerden neyi anımsattığını yakalamaya çalışırken bizi akdikenlerin arasına, Meseglise’ye çıkan yola, Charles Swann’ın Odette’e olan aşkına sürükler. Bu hissi zaman zaman yaşarız. Bir şehir meydanında, yemekhanede yahut trafikte, düşündüğümüzün dahi farkında olmadığımız bir anda bizi bir koku, bir tat, tanıdık bir rüzgar yakalar ve bizi hayatımızın bizden uzaklığını o anda kestiremediğimiz bir dönemine götürür. Kayıp zamanın bir bölümüne dokunduğumuz bu anlarda bizi ilk karşılayan bir şaşkınlık halidir. Uykudan her zamankinden önce ya da sonra uyanmış birinin odasını uyanıklığın savunmasız ilk anlarında tanıyamaması ve belli belirsiz, sonradan unutacağı bir ürpermeyle gözlerini odasının döşemelerinde, tavanında, duvarlarında gezdirmesi gibi, biz de hangi zamanda olduğumuzu kestiremez, zihnimizin derinlerinden çıkardığımız bu kaybolmuş zamanı hafızamızda gezinerek bir mekana oturtmaya çalışırız. Zaman zaman bir bölümüne dokunduğumuz kayıp zamanın izine hafızamızın hiçbir odasında rastlayamayız ve onu belki de bütünüyle kaybetmenin ıstırabını yaşarız. Ancak herbirimiz hayatımızın bir bölümünde bu kayıp zamanın izini, aynı anlatıcının bir parça çikolata ile tadabildiği gibi, başarıyla sürme hazzını tadarız. Bu haz anlarında yaşadığımız gerçeklik, hem şimdiki zamanın gerçekliğinden hem de kendi irademizle geçmişe uzanıp ulaştığımız anların gerçekliğinden daha yoğundur. Geçmişten çıkardığımız anılar hala irademizin geleceğe yönelik tüm kaygılarıyla birlikte o anın kederlerini ve yaşanması zorunlu olan bizzat o anı üzerlerinde taşır ve bu sebeple saflıkarını kaybederler. Şimdiki zaman ise irademizin kuşatamadığı pek çok bağ ile örülmüştür ve bu sebeple şimdiye dair izlenimlerimizin gelecekte asla aynı kalmayacağını, bağları çoktan örülmüş pek çok olay tarafından tekrar tekrar yaratılacağını ve bu sebeple anın gerçekliğinden bahsetmenin yersiz olduğunu içten içe biliriz. Dolayısıyla başarıyla izini sürebildiğimiz kayıp zamandan aldığımız hazzın gerçekliği ancak Preisner’in, Wagner’in, Brahms’ın müziğinden ya da Waterhouse’nin tablolarından alacağımız hazzın gerçekliği ile denk tutalabilir.  Kayıp Zamanın İzinde, kayıp zamanlarımız için bir mercek olma idealini, en azından kendi adıma konuşabilirim, gerçekleştirerek, şimdi okusak belki aynı izlenimi uyandırmayacağını bildiğimiz halde zihnimizde hala, -sonradan gelen pek çok izlenimle üzerlerinde kalın bir örtü birikmiş de olsa-, izini sürebileceğimiz çocukluğumuzun öyküleri, romanları kadar büyük bir iz bıraktı.

Her sabah neredeyse uyanır uyanmaz kendimi Gilberte, Albertine, Morel, M. De Charlus, Francoise ve daha pek çok karakterin yanında, bir mendirekte ya da bir salon girişinde dikilirken buluyor, Balbec, Combray, Venedik, Paris ve daha pek çok mekana sürükleniyor, odama sabah ışığı yerine bazen denizden yansıyan öğle güneşinin, bazen Paris göklerindeki zeplinlerlerden şehri yoklayan aydınlatmaların doluşmasına izin veriyordum. Cümleler zihnimdeki izlenimlerini yarattıkça zamanda ilerleyen yalnız sayfalar değil, dinlediğim müziklerdi de. Şimdi, ne zaman Sole mio dinlesem kendimi Venedik kanallarına tepeden bakan bir otel balkonunda bulur, ne zaman Vivaldi’nin flüt konçertolarından bir bölümü –RV443:2- ya da Brahms’ın üçüncü senfonisinin poco allegrotto bölümünü dinlesem, kendimi bir Albertine’yi otomatik piyanonun başında izlediğim odada, bir Balbec’teki yatağımda bulur, sanki her an Francoise ani bir hareketle kapıyı açıp telaşla büyükannemin rahatsızlandığını haber verecekmiş gibi gelir bana. Böyle anlarda kitap karakterinin, benim durumumda anlatıcının, ıstıraplarını kitabın o bölümlerini okurken hissettiğimizden çok daha yoğun hisseder, şimdi, beş sene ya da on sene önceki kişiden veya bir tesadüfün gerçekleşmemesi, bir tatil planının iptal olması, bir salgın hastalığın bizi eve kapatmaması ya da hayatımıza aslında etkisinin çok az olduğunu düşündüğümüz bir kimsenin bir yorumunu kendine saklaması sayesinde olabileceğimiz kişilerden çok farklı olmamıza neden olan olaylar ve kişiler bağını inceler, diğer kişilikler yerine şimdiki benliğimize bizi sürükleyen kişileri, en değer verdiğimiz ve vazgeçilmez olduğuna inandığımız bir kimsenin üzerimizde en az etkisi olduğunu düşündüğümüz bir kimseden hayat nezdinde daha değerli olmadığını ortaya çıkarmak ve tüm bu kişileri zamandaki ilerleyişleriyle izleyerek belki şimdiki hoşluklarından uzak birer hilkat garibesine çevirmek pahasına da olsa, düşünmeden edemeyiz.

Kayıp zamana bir kez de olsa dokunmuş olanlara

Leave a Reply