Kendi İstanbulumuzu Yaratmak

 

 

Mahallelerdir insanı hep şehre bağlayan. İçinde barındırdığı evleri, sokakları, insanları, kedileri, köpekleri ve kuşlarıyla her biri farklı duygular uyandırır insanın içinde. Sanki her kapı büyülü bir dünyaya aralanır ve içinde barındırdığı, bize fısıldamayı beklediği binlerce anı vardır. Bu binlerce anıyı dinlemek için kaybolmak ister insan, o şehrin sokaklarında. Kayboldukça daha da sevilir şehirler. Kayboldukça daha da kaybolmak, tanımak; sanki sevdiğimiz mahallenin ait olduğu o muhteşem şehri eski bir hazineyi ararcasına keşfetmek istersiniz her şeyiyle.

Şehirlerin dokusu, kokusu ve rengi olduğu gibi mahallelerin de kendine has özellikleri vardır. Her mahallenin insanda bıraktığı tat farklıdır. Kimi zaman renkli evleri, oymalı pencereli, petunyalı balkonları, kimi zamansa esnafı ya da barındırdığı önemli bir yapı çeker bizi kendine. Orada yaşamasak bile oralı olmuşçasına biliriz sokaklarını. Her gidişimizde ya da her kayboluşumuzda yepyeni bir şeyle karşılaşırız aniden, daha da severiz.

İşte böylece içimizdeki şehir oluşmaya başlar. Herkes kendinden bir şey bulduğu o uzak şehre, mahallelerine ve sokaklarına bağlanır. Kâğıt üstünde oralı olmasak da kalben ve ruhen oralı olmuşuzdur. Hangi dönemini sevdiysek, kendimizi o dönemin mahalle ya da sokaklarında gezer gibi hissederiz. Belki o binalar, kokular ve insanlardan şans eseri sadece birkaçı kalmış ya da hiç kalmamıştır fakat hepsi bizim için oradadır.

Benimse şehrim İstanbul, mahallem Galata oldu. Onu çok seven vardı, fakat herkesin İstanbul’u kendine göre özel ve farklıydı. Kimisi için Balat, kimisi için Kadıköy, kimisi için Beşiktaş, kimisi içinse Sarıyer… İçimden bir ses her seferinde beni oraya sürükledi. Önce her fırsatta gitmek istedim, sonra yaş ilerledikçe sokaklarında kaybolup şehri ve insanlarını tanıyıp anlamak… Bütünüyle İstanbul benim için aşktı; koşulsuz ve karşılıksız. Galata ise kendimi ait hissettiğim ev ve yuva. An duruyordu benim için Galata sokaklarında. Özgürlük, yaşamak, hissetmek ve ait olmak buydu…

Benim İstanbulum, İstanbul’un yedi tepeli şehir olduğu zamanların İstanbul’u.  6-7 Eylül’ün yaşanmadığı, Pera’ya şapkasız çıkılmadığı, Narmanlı Han’ın öksüz kalmayıp sanat dolu olduğu zamanlar. Sanki hiç yaşanmamış gibi… Her gece kesintisiz tiyatro perdelerinin açıldığı, rant için dükkanların kapanmadığı, sokakların temiz olduğu, kenar köşede insanlığın ölmediği, insanların hem kendilerine hem de şehirlerine değer verdiği, sokaklarında korkmadan gezebilinen bir İstanbul…

Eskiden değişen her rüzgârla tadı ve havası da değişen İstanbul’un suyu içilmez, caddeleri ucuz kebap kokularından geçilmez oldu. Kimse bu yeni İstanbullulara yol göstermedi, nasıl yaşanılacağını öğretmedi. Hatta onları oy deposunda birer damla olarak gördükleri için, her türlü duygu ve düşüncelerini istismar ederek geri kalmalarını da destekledi. Hayat standartları gitgide düşüyor ve kimse onlara şehre nasıl sahip çıkılacağını göstermiyordu.

Her gece kesintisiz perdelerini açan tiyatroların yerlerini köfteciler ya da otoparklar doldurmaya başladı. Sonuçları düşünülmeden yaratılan oyunlar bir bir yeni yüzünü gösterdi. Hayat herkes için zordu. Daha da zorlaşacaktı. Sınıflar arası uçurumlar daha da derinleşiyordu. Ayrımcılığın halk içindeki yüzüydü bu da, tabi kendini halktan sayanlar için.

Şimdiyse İstanbul’un yedi tepeli şehir olduğu zamanların İstanbul’u oymalı kapı ve pencerelerin ardındaki İstanbul kadınlarının gerdanlığında, İstanbul beyefendilerinin rakısını yudumladığı bardağında, dinlenen eski taş plaklarda, tozlu fotoğraflarda ve ruhumuzda… Gençlik ateşinin külleri arasından yeni doğan İstanbul ise caddelerde, alışveriş merkezlerinde ve otoparklarda geçmişinin tadını alamamış insanlarda…

Leave a Reply