Bu yazı serisinde suçluluk duygusunu ve onunla ilgili olduğunu düşündüğüm filmleri anlamaya çalışacağız. Suçluluk duygusunun sebep olduğu melankoliden kurtulmak için suçluluktan arınmaya çalışırız. Suçlardan arınmak kendisini, başkalarını suçlamak, suçun kendi üzerinde kalan tarafından kurtulmak için işlenen suçu deterministik bir sürecin parçası olarak görmek gibi yan etkilerle gösterir. Suç işleme sürecimizin başlangıç noktasını kendimiz dışında bir şeye ithaf ettiğimizde melankolimize geçici bir tedavi uygulayabiliriz. Nitekim Adem Havva’yı, Havva ise onu yoldan çıkaran yılanı suçlayarak, bu duygudan arınmıştı. Bu bağlamda, suçluluk duygusu üzerine bir şeyler söyleyeceksek, onun ebedi partneri “suçluluktan kaçmaktan” da bahsetmek zorundayız. Bu durumda, suçluluğu bir hastalık, kaçmayı da öznenin iyileşmek için türettiği bir semptom olarak düşünebiliriz. Maalesef, çocuklar suçluluğu üstünden atma konusunda yetişkinler kadar başarılı değil. Çocuklar suçlu hissettiklerinde onlar için bilinmezliklerle dolu bu duyguyu tam manasıyla tanıyamaz, suçluluğu tamamıyla keşfedemedikleri için suçları başkasına atma dediğim tedavi yöntemini de yetişkinler kadar ustalıkla geliştiremezler. İşte, Ratcatcher’ın ana karakteri James (William Eadie) suçlulukla olan mücadelesini yalnız başına veren, tam anlamıyla böyle bir çocuk. 

Ayın son günü MUBI’den ayrılacak olan 1999 yapımı Ratcatcher, İngiliz yönetmen Lynne Ramsay’nin ilk filmidir. Ratcatcher Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış seçkisinde yarışarak bir ilk filme göre oldukça olgun olduğunu kanıtlar. Ramsay bu filmde klasik İngiliz sosyal gerçekçi sinemasının geleneklerine bağlı kalmaz. Onlara zıt bir biçimde sürreal sahneleri içinde barındıran anlatısı, filmin sonunda büyülü bir gerçekliğe dönüşür. Film 1970’lerin Glasgow’unda geçer, grevler sonucu toplanmayan çöpler sokakları kaplamış, şehrin bu kısmını fareler basmıştır. James’in büyüdüğü yerin sosyolojik kirliliğini de niteleyen atmosfer seçimi anlatıyı oldukça güçlendirir. 

Yazının geri kalanı filmle ilgili ipuçları içermektedir. 

Doğum

Filmin giriş sahnesinde sıkıntıdan kendisini evin perdesine koza gibi saran Ryan Quinn’i (Thomas McTaggart) görürüz. Ağır çekimle başlayan sahne, çocuğun içinde bulunduğu embriyonik keseye benzeyen perdeden annesinin kızması sonucu çıkmasıyla normal hıza döner. Sanki annesinin müdahalesiyle çocuk keseden çıkıp dünyaya gelmiştir. Ayrıca, Ramsay’nin bu sahnede kozanın içindeki sıkışmışlıkla bu çocukların büyüdüğü bölgenin klostrofobik yapısı arasında metaforik bir bağ kurduğunu da söyleyebiliriz. İzleyici aslında perdeye kendisini saran çocuğun filmin ana karakterlerinden biri olduğunu düşünür. Ancak, yönetmen Ryan’ı hikâyenin henüz başında ana karakterimiz James’e öldürterek bu filmin seyirciyi rahatsız edeceğini ifşa eder. Bu olayla beraber James’in hissettiği suçluluk çocukluğunun önüne geçer. Artık, kamera bir katili takip etmektedir. James suçluluğunu yakındakilerle paylaşamadığı için onlarla derin ilişkiler de kuramamaya başlar. Halihazırda portreye, kural koyucu, erkek çocuğunu öpmeyi bile çok gören geleneksel baba figürü de eklenince ev, James için giderek çekilmez bir hâl almaya başlar.  Bu durum onu yaşadığı çevredeki kirli opsiyonuna, çöplerle dolu sokaklara doğru sürükler. Fakat, sokaklarda da istediğini bulamayan James başka bir dünya bulma ümidiyle otobüse binip hiç bilmediği bir yerde iner. Bu yolculuk James’i altın rengi tarlalara bakan bahçeli müstakil bir eve götürmüştür. James terkedilmiş olmasına rağmen, bu evin sıcaklığını içinde hisseder, ailesinin toplu konut kredisi almak için uğraşmakta oluşu James’e yeni bir evin hayalini, tam da kaçtığı bu altın rengi tarlalarla dolu yeni dünyanın gerçekleşebileceğini hissettir. Ayrıca, James sokaklardayken tanıştığı arkadaşlarının zorbalık ettiği Margeret Anne (Leanne Mullen) ile bir sevgi bağı kurar. Diğer çocuklar kadar yozlaşmamış James Margeret’ın saçındaki bitleri, annesinin onun saçındaki bitleri temizlemesine benzer bir özveriyle temizler.

Perdeyle oynayan Ryan Quinn

Ölüm

İlk perdedeki tüm bu olumlu gelişmeler tam James’i hayata bağlamaya başlamışken babası kapıyı açıp evin kötü durumunu görevlilere ifşa ettiği için yeni bir ev alamayacak olmanın suçunu James’e yükler. James yeni bir suçlulukla daha karşı karşıyadır. James’in babasının dayak yiyerek eve geldiği sahnede, erkekliği zedelenmiş baba bu yetersizlik duygusundan kurtulmak için eşine şiddet uygular. Yaşananlardan sonra melankolisi daha da artan James bu sefer Margeret’ın yanına kaçar, Margeret ise çok daha derin bir yalnızlığın içindedir. James için işler giderek kötüleşince, tek çaresi gerçeğinden kaçarak hayalini kurduğu eve gitmektir. Oraya gittiğinde bu sefer evi kilitli bulur. Bu sahnede yönetmen anlatı tekrarına (narrational repetition) başvurarak tekrar evin pencerelerinden tarlalarda yürüyen James’i kadraja alır. Çerçeve içindeki bu çerçeve hem karakterin sıkışmışlığını hem de çerçeve içerisinde oluşuyla James’in ancak gerçeğin suretinde tarladaki mutluluk anına ulaşabileceğini göstermek istemiş olabilir. Sözgelimi çerçeve içerisindeki bir fotoğraf veya resim gerçek değil ancak gerçeğin simülasyonu veya sureti olabilir. Zaten James’in hayaliyle yaşadığı bu ev Hollywood filmlerinde gördüğümüz evlere çok benzemektedir. James’in mahallesindeki çöpler temizlendikten sonra farelerin bitmediğini, sadece gizlendiğini fark etmesi de onun farenin anlatıda temsil ettiği kötücül duygulardan kaçamayacağını gösterir. Filmin adının Fare Avcısı olması rastgele bir tercih değildir. Tam bu sırada James Margeret’ın tekrar istismar edildiğine tanık olur fakat onu kurtarmak için herhangi bir şey yapamaz. James’in onu kurtarması da beklenemez zaten, bu onun sınırlarını aşan, daha patolojik bir sorun. Margeret’ın kahramana değil sağlıklı bir ortama ihtiyacı var. Margeret’ın durumuna kayıtsız kalan James’in bu olaydan sonra o ana kadar nazik davrandığı yakın arkadaşı Billy’e (Andrew McKenna) şiddet uygulayıp hakaret ettiği sahneyi izleriz. Burada yönetmen yine erkekliği zedelenmiş kişinin görece güçsüz birine şiddet uyguladığı bir sahne tasarlar. Filmin başından itibaren babasının temsil ettiği tüm değerlere karşı gelen James’in babasıyla özdeşim kurması, artık onun da çevresindekilerin bir benzerine dönüştüğünü gösterir. Yaşananları kaldıramayan James’in kanala atladığı sahnede kanalın seçilmesi tamamen bilinçli bir tercih. Glasgow’un kirli kanalları adeta Ryan’ı ve James’i karşı konulamaz bir biçimde içine çekmiş ve boğup öldürene kadar da bırakmamıştır.  

James ve çerçeve içindeki bir tabloyu andıran altın rengi tarlalar

Öteki Dünya

Filmin final sahnesi oldukça gerçeküstü bir biçimde James’in ölümünü anlatır. James’in ailesi ellerindeki birkaç eşyayla James’in hayalini kurduğu evin tarlasından eve doğru yürürler. James uzun süre sonra ilk defa gülerken görülür, mutluluğa ancak öteki dünyada ulaşabilmiştir. Yönetmen bu öteki dünya sekansında aynı anlatı tekrarına başvurur. Tüm aile bu Holywood ürünü evin içindeki camın çerçevesinden, kamerayı da bir çerçeve olarak düşünürsek çerçeve içindeki çerçeveden, görülür. İşte, bahsettiğim simülasyon vurgusu da bence burada yapılmakta. James bu evi çok mutlu bir ev olarak düşünse bile bu ev yalnızca bir simülakr, yani “gerçek olmayan ama gerçeklik olarak algılanmak isteyen bir görünümdür” (Baudlliard, çev. 2013). Jean Baudrillard’a göre medya araçları birçok şeyin anlamını kendi simülasyon dünyasında eritmiştir, anlam yok olmuştur, artık gerçeklik ancak gerçeğin bir simülasyonu olarak algılanabilir. Holywood dünyası da bunun en keskin örneklerinden biridir. Müstakil Amerikan rüyası evlerinin gerçekliği filmlerdeki görünümünden çok daha farklıdır. Bana kalırsa, yönetmenin yaptığı bu anlatı tekrarı ve final sahnesinin gerçek üstü yapısı müstakil ev tercihinin amacının Amerikan filmlerinden alıştığımız mutlu ve sorunsuz aile şemasını olumlamak değil, James’in içinde bulunduğu gerçeklerden kaçma ruh halini vurgulamak olduğunu net bir biçimde göstermektedir. Filmin fragmanındaki cümle çok şey anlatır “Have you ever tried to run away from growing up“, James için büyüme sancılarıyla mücadele etmek mümkün değildir çünkü bu sancılar sağlıklı bir yetişkin olma sürecinin parçası değil, hasta bir toplum ve politik atmosferin sarsıcı komplikasyonlarıdır.  

James filmin başında annesinin baş parmağı kopmuş çorabını eliyle kapamaya çalışır. Ardından annesini filmin içerisinde bu çorabın söküğünü dikerken görürüz. Fakat, James çorabın aynı yerden yine söküldüğünü fark eder. Onun halihazırda zor hayatı da suçluluk duygusuyla karşılaştıktan sonra bu sökük gibi dikiş tutmamıştır. Ramsay fotoğrafçı kimliği sayesinde imgeleri oldukça etkili kullanan bir yönetmen. Ratcatcher’da da buna benzer birçok imgeyle James’in ve zaman zaman diğer karakterlerin içinde bulunduğu çaresizliği etkileyici bir biçimde anlatıyor. Film klasik büyüme hikayelerinin aksine karakterinin geleceğine dair umut vermeyi de reddediyor. Oldukça karamsar bir biçimde, bu koşullarda yaşayan bir çocuk böyle olur diyor. Sinema, kitleleri hatta kanunları bile değiştirebilme gücüne sahip bir iletişim aracı. Yönetmenlerin de bu amaç uğruna izlenmekten veya gelecekte yaşayabilecekleri bir pişmanlıktan korkmadan filmleriyle ilgili karamsar olma haklarını kullanmalarını çok değerli buluyorum. Ratcatcher yetişkinlerin dünyasında acı ama kabul edilebilir şeylerin bir çocuk için ne ölçüde ağır olabileceğini sert bir şekilde ifade edişi ve karamsar dünyasını imgeleriyle zarifleştirmesiyle başyapıt olarak anılmayı hak ediyor.  

Defalarca tekrarlanan anlatı tekrarı- Çerçeve içerisinde çerçeve

Kaynakça 

Baudrillard, J., & Adanır, O. (2013). Simülakrlar ve simülasyon = Simulacres et simulation. Doğu-Batı. 

Francke, L. (2002, September 2). Ratcatcher. The Criterion Collection. Retrieved March 17, 2022, from https://www.criterion.com/current/posts/222-ratcatcher 

IMDb.com. (1999, November 12). Ratcatcher. IMDb. Retrieved March 20, 2022, from https://www.imdb.com/title/tt0171685/?ref_=tt_mv_close

Leave a Reply