Marx ve Sanat Felsefesi II- Romantizm Eleştirileri ve Sansür

“Yeni felsefe eski felsefenin öldüğü yerde duruyor.”

Eskiden özel hayata sığınma anlamına gelen Epikurus felsefesi, artık gökteki ve yerdeki tanrılara karşı savaşın sancağı olmuştu. Hegel’in “Ahlakın kaçınılmaz çöküşü” öğretisi Marx’ın elinde farklı bir anlama büründü. Babasına yazdığı mektupta, “Her değişim bir ölçüde bir kuğu şarkısıdır, bir ölçüde de bir büyük yeni şiirin başlangıcıdır.” der. Marx, Hegelci felsefeyi yani eski dünyayı bir büyük şiirin başlangıcına dönüştürmeyi amaç edinmiştir.

Marx, Epikurus üzerine yazdığı yazısı Epikurus’un felsefesinin iki tür analizini içerir. Sol Hegelcilere göre ise Epikurus’un dünya görüşü burjuvanın duruk politikası ve demokratik eğilimler arasındaki öğelerin hareketini işaret eder. Ancak bu sıralarda liberal ve romantik sayılabilecek Dördüncü Frederick Prusya tahtına çıkar ve Alman orta sınıfı yukarıdan gelecek iyi reform beklentisine girer. Böyle bir durumda Marx, Alman teolog ve filozof olan Bauer ile yakınlık kurdu. Bauer ve arkadaşları Alman liberallerinin girdikleri orta yola ve “ustalarının diyalektiğini dindar bir liberalizmle değiş tokuş etmeye hazır olan tutucu Hegelciler’e çatıyorlardı”.

Sol Hegelciler için Hegel felsefesinin ilerici görünümüyle dini ve burjuva safı arasında bir ayrım yapmak gerekmekteydi. Böylece Hegel’i bir Jakoben ve tanrıtanımaz olarak yansıtan parodi broşürler anonim olarak yayımlandı. Broşürlerin yazarı Bauer, Marx ise yardımcı oluyordu. Bu broşürlerde Hegel, Jakoben’lerin sadık bir izleyicisi olarak gösterilmekteydi.

Dış dünyaya tapınma Yunan sanatını Doğulu din dünyasından ayırır, der Lifşitz. Estetik yerine yağmacılık ve yontulmamışlık bulunur. Kişisel özgürlük yerine zorbalık vardır. Hegel, Aesthetik’te “Bu zorba krallıkta hiçbir gerçek kişisellik olamaz; insan özgürlüğü ve bilinçliliği sürgün edilir ve bunlarla birlikte tarih kadar sanatın da tek gerçek kaynağı yok olur.” diye yazar. Ve bu koşullar altında insan boyun eğmek zorunda bırakılır. Estetik düşünce yok olur. Sanatın kaynağı özgür hayatta yatar, baskı ve korku ise sanata düşman bir ortam doğurur. Hiciv broşürlerinde olduğu gibi Marx’ın not defterlerinde de belirtilen karşıtlıkları görebiliriz. Bir tarafta Yunan demokrasisinden temelini almış eski çağ sanatı ve öbür tarafta baskı ve boyun eğmeye dayanan Doğulu dini bakış açısı. Klasik sonrası dönemin Hristiyan sanatı Asya estetiğini tekrarlıyordu ve Hristiyan ve Doğu kültürleri arasında bir temas olduğu söylenebilirdi.

Marx, 1842’de yazdığı not defterlerinde önemli bir fikirle çıkagelir. Fetişçilik fikri, daha sonra mal fetişçiliğinden bahsederken sanatla din arasındaki düşmanlığın temel nedeni olarak dinin fetişçi özelliğine değinir. Genellikle tapınma nesnelerinin sadece sembol oldukları ve tapınanların buna anlam verdiği sanılır, oysaki fetişçi inancın tapındığı nesneler sembolden ziyade gerçektirler. Fetişçiler “tanrının imgede yaşadığına, imgenin tanrı olduğuna” inanırlar. Marx’ın not defterinde fetişçiliğin naturalizmi ve pratikliği insanın yaratıcı etkinliğiyle tamamlanıyordu. Ancak Marx o zamanlar yeni fetişçiliğin belirli bir üretim tarzı olarak anlamaktan uzaktı.

Dördüncü Frederik’in hayal kırıklığı yaratan yeni hükümeti karşısında Marx ve Bauer’in burjuva liberalizminin eleştirileri birbirinden farklılık gösterdi. Bauer burjuva liberalizmini açıklarken politik romantiklikten geçti. Marx ise tam tersine sömürünün en kaba şeklini gizlemeye çalışan romantikliğinden ötürü bir eleştiri getirdi liberalizme. Gerçekte çirkin yahut yavan olan bir şeyi romantizm süsleyerek gözden kaçmayacak bir tezatlık yaratır. Marx’ın romantizme getirdiği eleştiri hiçbir zaman değişmemiştir. Engels’e yazdığı bir mektubunda romantizme dair kısa bir tahlil bulunabilir.

“İspanyol lağımını incelerken, değerli Chateaubriand’ın, on sekizinci yüzyılın kibar şüpheciliğini ve Voltaireciliğini on dokuzuncu yüzyılın kibar duyguculuğu ve romantizmiyle iğrenç bir şekilde karıştıran o edebiyat imalatçısının manevralarına rastladım. Bu birleşmenin Fransa’da üslup açısından yeni bir çağ başlatması olamazdı, üslupta da, sanatlı yapmacıklıklara karşın, yalancılık göz çıkarırcasına belli olsa bile.”

Marx yıllar sonra gerici olarak nitelendirdiği romantizme bir eleştirisini daha Kapital isimli kitabında yazdı. “Atölyede iş bölümünü, iş bölümünü, işçinin hayatı boyunca kısmi bir işe bağlanmasını ve bütün sermaye yönetimi altına girmesini, emeğin üretkenliğini artıran bir iş örgütlemesi olduğu için över o aynı burjuva zihniyeti- O aynı burjuva zihniyeti eşit derecede bir sertlikle karşı koyuyor üretim sürecini toplumsal şekilde denetlemek ve düzenlemek için girişilen her türlü bilinçli çabaya, gerekçesi de bunun mülkiyet hakkı ve kapitalist bireyin özgürlüğü ve sınırsız hakkı üzerinde bir kısıtlama olması. Fabrika sistemini coşkunca savunan kişilerin, toplumsal iş gücünün genel bir şekilde örgütlenmesine karşı, bunun bütün toplumu bir büyük fabrikaya döndüreceğinden başka söyleyecek söz bulamayışları çok karakteristik.”

1842’de Marx henüz kelimenin tam anlamıyla devrimci değildi. Politik kurtuluşu tüm toplumsal sorunların çözümü olarak kabul ediyordu. Gerici romantizmin kişisel çıkarı ve burjuva ilişkilerinin fetişçiliği arasında henüz bir ayrım yapmıyordu. Üstelik başlangıç noktası hala modern ulusların sanatını romantik üslubuyla anlatan Hegel’in Aesthetik eseriydi.

1842’de yayınladığı basın özgürlüğü üzerine kaleme aldığı yazısında sansürün ikiyüzlülüğünden bahsediyordu Marx. Parti çatışmalarını kısıtlamaya çalışıp parti sloganlarının yasaklanmasına uğraşan Prusya hükümetinin bir parti karşısında başka bir parti olarak ortaya çıktığını yazdı. Ayrıca sansür dönemin edebi çatışmalarına bir eleştiri olarak da sayılabilirdi. Yazarların daha ciddi ve alçakgönüllü olarak yazmasını salık veriyordu. Sansürün estetiği yazarın tüm sivriliklerini alıp onu herkes gibi olmaya zorluyordu. Yazmaya izin vardı ancak yazarlar kendilerinin olan bir üslupla yazamıyorlardı. Sansür baş düşmanıydı.

Kaynakça

Grund, Johann Jakob Norbert. Die Malerei der Griechen, t.y.

Hegel. Aesthetik, t.y.

Laing, D. (1978) The Marxist Theory of Art. New York: Harvester Press.

Lifshitz, M. (1980) The Philosophy of Art of Karl Marx. Florida: Longwood Publishing Group.

Marx, K. (1959) Das Kapital, a Critique of Political Economy. Chicago :H. Regnery.

Leave a Reply

1 comment

  1. Can

    Güzel bir derleme ve çalışma olmuş.emeğinize sağlık…temennim karşılıklı bunları konuşmak..odtü den sevgiler.